Hangi 'Üçüncü Dünya'?

Amerika'nın Irak'a müdahale etmesi konusu, gündemin başına yerleşeli beri, konunun buradaki tartışmasında birtakım farklı yaklaşımlar belirdi.

Amerika'nın Irak'a müdahale etmesi konusu, gündemin başına yerleşeli beri, konunun buradaki tartışmasında birtakım farklı yaklaşımlar belirdi. Fikir yürütenler, böyle durumlarda hep olduğu gibi, son kertede ikiye ayrılıyor: Amerika'nın çağrısına 'Katılalım' diyenler ve 'Katılmayalım' diyenler. Ama o son kerteye gelinceye kadar, ileri sürülen argümanlar arasında önemli ayrımlar olabiliyor -ya da varmış gibi görünebiliyor.
'Katılmayalım' diyen cephede olanların incelenmesini az daha ileriye erteleyelim; 'Katılalım' diyenler arasındaki iki yaklaşım üstünde durmak istiyorum bugün. Bunların birincisi, daha düz bir biçimde 'çıkarcı' (ve o nedenle, günümüzün yaygın 'ethos'unda, daha 'gerçekçi') görünüyor. Söylenen şu: "Amerika çok güçlü olduğuna göre (veya 'müttefikimiz olduğuna göre' diyerek kibarlaştırabilirsiniz) onun yanında olmalıyız. Yanında olursak, sonuçta bu işten biz de bir şeyler kazanabiliriz."
Öteki varyant, başından beri, buna 'medeni dünya ile birlikte davranmak' (pozitif ifadeyle) veya 'Üçüncü Dünya bir Ortadoğu ülkesi olarak kalmak' (negatif ifadeyle) gibi, 'kaba çıkar'dan farklı öğeler ekledi.
Üçüncü Dünyacılık veya izolasyonizm, benim katıldığım veya onayladığım görüşler değil. Ancak, izlediğimiz somut olguda (Irak'a müdahale) bunların bir argümanın geçerli öğeleri arasında olduğu kanısında değilim.
'Medeni dünya ile birlikte davranmak' doğru bir ilkedir -'medeni' dünya medeni davrandığı sürece! O sıfatla anageldiğimiz dünyanın her durumda öyle davranacağının garantisi yok. Olmadığını şu son durum gösteriyor.
Böyle bir garanti olmaması, bizim dünya olayları karşısında 'pusulasız' kalmamız anlamına gelmez. Çünkü 'medeni davranma'nın tanımı var; ölçüleri ve ilkeleri var. 'Amerika haklıdır' diye bakacak yerde 'Falan falan ilkeler doğrudur' diye bakarsak, 'medeni' dünyada yolumuzu kaybetmeyiz. Zaten Üçüncü Dünyalı olmamanın en sağlam ölçüsü de budur.
Şu anda Bush yönetiminde ABD'nin, Blair yönetiminde Birleşik Krallık yardımıyla başlattığı olay, 'medeni' olmanın anlamını, 'Birinci Dünya'da tartışmaya açtı. Geçen hafta Amerika'dayken, öyle denk geldi, eski bir Demokrat yönetiminde başkan yardımcısı olmuş biriyle kahvaltı ettik. "ABD içinde ve dünyada, 'kanunsuzluğun' sözcüsü ve temsilcisi durumuna düşüyoruz" dedi -başka şeylerin yanı sıra. Bu düşüncenin sahibi kişi George W. Bush'tan daha mı az Amerikalı veya 'Birinci' Dünyalı?
Bush'un ordularını Irak'a sürmesinin gerekçeleri inandırıcı değildi. Bunu söylemenin, Saddam'ı savunmakla da bir ilgisi yok. Saddam beş yıl önce ya da yirmi yıl önce aynı Saddam'dı: Tiksinti verici bir Ortadoğu diktatörü. Bu gibi kararların meşru mercii
olan Birleşmiş Milletler de Bush'un gerekçelerini inandırıcı bulmadı ve saldırıyı onaylamayacağını belli etti. O zaman Bush meşruiyet mercii olan Birleşmiş Milletler'i reddetti ve kendi kaba kuvvetini, de facto, davranışının meşruiyetinin dayanağı haline getirdi.
Tartıştığımız konu bu. 'Üçüncü Dünyacı' dediğimiz tavırlar ille de yalnız Üçüncü Dünya'dan gelmiyor. Kaba kuvvete dayanarak iş yapmak 'Üçüncü Dünyalı' olmanın bir özelliği olarak tanınıyorsa, şimdi bunun daniskasını Birinci Dünyalı saydığımız Amerika yapıyor.
Geleceğin 'medeni dünya'sı ne üzerine kurulacak? Uluslararası camianın oluşturacağı uluslararası ilkeler ve değerler üzerine mi, yoksa Amerika'nın sahip olduğu tanklar ve helikopterler üzerine mi? Mr. Bush'a özgü yukarıdan küstahlık ve buyurganlık üzerine mi?
Bu soruyla yüzleşmekten kaçıp 'medeni dünya' demek, 'Amerika'nın yanında olursak biz de çimleniriz' demekten farklı değilmiş şu halde.