Hangisi 'tabii'?

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 27 Mayıs'tan sonra yapılan ilk seçimde CHP'den milletvekili olmuştu.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 27 Mayıs'tan sonra yapılan ilk seçimde CHP'den milletvekili olmuştu. Meclis'teki milletvekilleri arasında en yaşlı olduğu için, geçici Meclis başkanlığı da onun üstünde kalmıştı.
Meclis'in darbe sonrası ilk Cumhurbaşkanı seçmesinin ardında yatan komik bir hikâyeyi anlatmıştı. Adalet Partililerin başkan adayı Ali Fuat Başgil'di; muhafazakâr ama bilgili ve saygıdeğer Anayasa profesörü. Askerlerin ve CHP'nin adayı ise tabii Cemal Gürsel.
Meclis'te Adalet Partisi çoğunluk oluşturamamış, ama gene onun yanında yer alan CKMP ve YTP ile birlikte davranınca çoğunluk o tarafta oluyor. Milli Birlik Komitesi üyeleri (artık 'tabii senatör' olmuşlardır) Yakup Kadri'yi de çağırarak ne yapacaklarını konuşuyorlar. Herkes çok gergin. O kadar darbe yapmışsın, ilk seçimde, darbeyle devirdiğin tarafın adamını cumhurbaşkanlığına götüren bir sonuç çıkıyor.
Komite içinde Sıtkı Ulay vardı: generalliğe kadar yükselmiş biriydi. Sonra bir aralık bir 'sosyal-demokrat parti' kurmuştu. Yani 'sol'da bir general! Bu partiyi eski CHP'li Alaettin Tiridoğlu'yla birlikte kurmuşlardı. Tiridoğlu da, savaş yıllarında 'milliyetçi' gençlikle birlikte Tan gazetesi matbaasını basıp parçalama 'teşebüs-ü vatanperverane'sinde rol almış biri. Yani, 'Türk tipi' solcu. Onun için generalin 'sosyal-demokrat' partisi de şaşırtıcı olmaktan çıkıyor.
Neyse, asıl hikâyeye dönelim. Bu Sıtkı Ulay, yapılacak cumhurbaşkanı seçimi için bir oylama yöntemi öneriyor: 'Kürsüye bir Gürsel bir de Başgil kutusu koyalım; kimin kime oy verdiği görünsün,' diyor. Tek parti yönetiminin sık sık uyguladığı, babadan kalma, 'açık oy, gizli sayım' ilkesi! 'Türk tipi' demokrasi.
Yakup Kadri, 'Olmaz öyle şey' demeyi başarmış. Başkaları da herhalde fazla ciddiye almadığı için bu 'tedbir' üstünde durulmamış. Hatırımda kaldığına göre zaten daha etkili bir çözüm uygulamışlardı: Başgil'e, 'Adaylıktan çekil, yoksa...' deme yöntemini. Doğrudan doğruya.
Bu etkili oldu; Başgil çekildi, Gürsel seçildi.
Bu eski hikâye nereden aklıma geldi?
Bir kere, böyle hikâyeler Türkiye'de hiçbir zaman eskimez. Çünkü hayat onları devamlı gündeme getirir, hatırlatır.
Cumhurbaşkanlığı resepsiyonu bunu yeniden aklıma getirdi. Dün de yazıyordum ya, bir noktaya kilitleniyorsunuz: ille şu türlü olmayacak, bu türlü olacak. Gidişi kendi haline bıraktığınızda, sizin istediğiniz gibi olmayacağı ihtimali yüksek. Öyleyse kendi haline bırakamazsınız; müdahale edeceksiniz, gidiş yönünü değiştireceksiniz.
'Müdahale', adı üstünde, doğal bir gidişi doğal olmayan bir yöne kanalize etmek demek. Demin laf arasında bir laf geçti: 'Tabii senatör!' Darbe yapıyorsunuz, başbakanı idam ediyorsunuz, yeni Anayasa yapıyor, Anayasa'da kendinize dünyada pek bir eşi olmayan bir yer yapıyorsunuz. Bunun adını da 'tabii senatör' koyuyorsunuz. Böyle bir toplumda 'doğal' nedir, 'doğal olmayan' nedir, insanın elinde bunları ayırt edecek ölçü kalır mı?
'Tabii senatör'den 'andıç'a, kesintisiz bir çizgi, bir süreç. Her an 'müdahale'ye uğrayarak biçimlenmiş bir gerçeklik.
Şimdi bu 'başörtülü eşler', 'başörtüsüz eşler' hikâyesi de böyle bir şey. Aklı zorlayan, 'akla zarar' dedikleri türden bir uygulama. 'Meclis kürsüsüne iki sepet asalım' ya da 'Milletvekillerine iki türlü davetiye yazalım..' bunlar arasında fazla bir fark yok. Hepsi aynı kapıya çıkar.
Çıkacak kapı şu: doğal gidişe bu çeşit müdahalede bulunmanız, o doğal gidişin tamamını değiştirmez, o gidiş, karşısına çıkan ilk fırsatta gene
kendi bildiği yöne yönelir. Şu halde yeniden müdahale edeceksiniz. Sonra gene aynı şey olacak...
Nereye kadar? Sonunda hiçbir doğallığı kalmamış bir emir-kumanda toplumuna ulaşıncaya kadar mı?
Oraya büyük ölçüde ulaştık aslında. 12 Eylül ve onu izleyen 20 küsur yıl, dünyada olabilecek ölçülerde, bu durumu, bu varoluş biçimini yarattı.
Ve gene, başta bunu yaratanlar, ortaya çıkan sonuçtan hoşnut değil. Bu işlerin böyle olmayacağını, bir gün gelip de anlayacaklar mı acaba?