'Happy end'

Bir süredir orasından burasından kurcaladığım Almanya karşılaştırmasını bu yazıyla kapatayım artık.

Bir süredir orasından burasından kurcaladığım Almanya karşılaştırmasını bu yazıyla kapatayım artık. Geçen gün söylediğim gibi bu konuyu bundan böyle daha kapsamlı biçimde incelemek gerekecek. Bitirirken şimdilik, bir iki ilginç noktaya daha değineyim.
Kayser, rüşdünü ispat etmek için Bismarck'ı sepetlemişti, ama savaş uzayınca o arada Ludendorff'un kuklası oldu. Böylece Almanya 1916-18 arasını generalin mutlak sultası altında geçirdi. Ludendorff, 1917'de, Başbakan Hollweg'in azledilmesini sağladı, çünkü sınırsız denizaltı saldırılarına karşı çıkıyordu. Ludendorff'un onayladığı bir savaş stratejisine bir sivilin karşı çıkıyor olması düşünülemeyecek bir şeydi. Zaten düşünmeye gerek kalmadı.
Generalin beğendiği denizaltı politikası sonucunda ABD'de savaşa girmeye karar verdi. Böylece, Almanya'nın bu badireden herhangi bir kazançla çıkmasının hiçbir ihtimali kalmadı.
1918'de, böyle bir ihtimal kalmadığını Ludendorff da nihayet anladı. Buna tepkisi ilginç oldu. Kurmaylarından biriyle Berlin'e sözlü bir 'mesaj' gönderdi. 'Mesaj' Almanya'nın savaşacak hali kalmadığının mesajıydı; ama bir de tavsiye içeriyordu: daha demokratik, parlamentoya karşı daha fazla sorumluluk üstlenen bir hükümet kurulsa, iyi olurdu.
Neden mi? Böyle bir hükümet, karşı cephenin öne süreceği koşulları yumuşatabilirdi de ondan. Böylece Ebert'in sosyal-demokratları hükümet kurdular. Ama bu koşullarda onların ne biçim sosyal - demokrat olabileceğini öyle uzun boylu düşünmeye gerek yok.
Daha kolay göz önünde canlandırmak için diyebiliriz ki savaş devam ederken MGK MHP'yi iktidarda tutuyor; yenilginin ucu görününce nöbete CHP geçiyor.
Tavsiyesinden, Ludendorff'un demokrasiyi nasıl gördüğü güzelce anlaşılıyor.
Bundan sonraki başlıca eylemi Birahane Darbe girişimi sırasında Hitler'in yanında bulunmaktı.
Almanya Wilhelm'den Hitler'e, Ludendorff ve sonra da öteki Prusyalı, Mareşal Hindenburg eliyle aktarıldı. Wilhelm'in ülkeyi terk etmesi üstüne cumhurbaşkanı olan Hindenburg ateşkesin ve barış antlaşmasının bütün sorumluluğunu sosyal-demokrat hükümetin üstünde bırakmayı tercih etti. Ateşkesi imzalayacak heyete Alman komutanlığının verdiği bilgi, ordunun bir gün daha savaşa devam edemeyeceği yolundaydı, ama bu hiçbir zaman açıklanmadı ve ne kabahat varsa, sivil hükümete yüklendi.
Neden mi? Savaş meydanında kazandığını diplomasi masasında kaybettiğini söylemeyi bir çeşit resmi ideoloji haline getirmiş bir toplumda nedenini sormak çok anlamlı değil.
Alman ordusunun prestijine zerre kadar halel gelmemesi gerekiyordu. Dolayısıyla hiçbir sorumluluğu olmayan sivil politikacılar hakaret yağmuruna tutuldu. Savaş kararlarını verenlere kimse bir şey söylemedi. Prestiji lekelenmemiş ordusuyla Almanya İkinci Dünya Savaşı'na doğru geri çevrilemez yoluna çıktı.
Bu ikincisinin gidişi de doğrusu çok farklı olmadı. Daha parlak başlayıp daha perişan bitti (Almanya açısından) ama genel çizgiler aşağı yukarı aynıydı. Yalnız, savaş sonrası gelişmeler büsbütün ayrı yoldan yürüdü.
Çünkü bu gelişmeler Willy Brandt gibi birini başbakan yapacak bir biçim alabildi. Savaş boyunca Almanya dışında Alman Nazizmi ile mücadele eden, yani bir 'vatan haini' olan Willy Brandt. Öldürülen Yahudilerin anısı önünde diz çöküp bir Alman olarak özür dileyen Willy Brandt.
Sonuçta, Ludendorff'un dediği doğru çıktı yani! Meclis'e karşı sorumluluk üstlenen (sosyal) demokrat bir hükümet kuruldu. Barışçı, uzlaşmacı 'Ost-politik' sayesinde Almanya birleşti vb. Bildiğiniz hikâyeler...