Harp mecmuası

Geçen haftanın başında Hürriyet'te Doğan Hızlan'ın yazısını okumuş ve doğrusu biraz yadırgamıştım. Başlığı 'Her aydın muhalif biri olmak zorunda değildir' idi.

Geçen haftanın başında Hürriyet'te Doğan Hızlan'ın yazısını okumuş ve doğrusu biraz yadırgamıştım. Başlığı 'Her aydın muhalif biri olmak zorunda değildir' idi. Ben de 'zorundadır' demiyorum, ama dünyanın neresinde olursa olsun, bir aydının muhalif olma gereği duymadan nasıl varolacağını merak ediyorum.
Neyse, yadırgadığım konu bu değil. Doğan Hızlan yazısının sonuna doğru şöyle diyor: "Bugün Türk aydınlarının, yazarlarının Harp Mecmuası'nı okumalarını salık veririm. Savaş zamanında yazarların, aydınların zor günlerde nasıl muhalefeti bir yana bıraktıklarını göreceksiniz."
'Muhalefeti bir yana bırak'manın erdemleri ayrıca tartışılır. Ama 90 yıl öncesinin propaganda dergisinin bugün davranışlarımıza ışık tutacak kaynak olarak gösterilmesi tuhafıma gitti. Bu dergi, o zamanın en iyi kâğıdına en ileri teknikle basılan, o zamana kadar görülmemiş ölçüde çok fotoğraf kullanarak dikkat çeken bir yayındır. Kimin çıkardığı açıklanmamıştır, ama belli ki Harbiye Nezareti'nin yetki alanı içindedir.
Bu yakınlarda Harp Mecmuası'nın sanırım tamamı değil ama bir 'seçme'si Latin alfabesine çevrilmiş olarak yayımlandı. Editörü Talha Uğurluel, 'hazırlayanlar' Ali Fuat Bilkan ile Ömer Çıkar. Bu eski yayınların böylece gün yüzüne çıkarılması çok iyi oluyor.
'Miralay Seyfi'adında birinin editörlüğünü yaptığını bildiğimiz bu dergi Türkiye'de devlet propagandasının yanılmıyorsam ilk örneğidir. Ama bu girişimi kısa zamanda başkaları da izlemiştir. Birinden, bir mektup vesilesiyle bilgi sahibi oluyoruz; Tahir Alangu, Ömer Seyfettin biyografisinde, Cenap Şahabettin'den Rıza Tevfik'e gelen bir mektubu alıntılar. Cenap, 'feylesof'a bir haber vermektedir: "Muhterem üstad" der, "dün bendenizle Hamid ve Nazif beyefendileri (yani Abdülhak Hamid ile Süleyman Nazif) Harbiye Nezareti'ne çağırdılar. Nazır Paşa'nın (yani Enver Paşa) selamı ile birlikte şu ricasını tebliğ ettiler: 'zâbitan ve asakiri teşvik ile teşçi edecek âsâr-ı edebiye yetiştiriniz.' Bu talebin başka yazarlara iletilmesi görevi Cenap'a havale edilmiş. O da işin püf noktasını şu kelimelerle açıklıyor: 'Yazılacak âsâra gâyet vâsi, ama gâyet vâsi ücretler(!) vaad buyuruluyor.' Ücretin vüs'atinine mukabil, 'dasitanlar hamasiyata ait olacak.'"
Bu seferki girişim zaten devam eden Harp Mecmuası değil, Yeni Mecmua'dır. Ama burada söz konusu olanın önceki dergi için geçerli olmadığını düşünebilir miyiz? Ortam ve savaş aynı, Harbiye Nazırı aynı kişi; yazarlar da sonuçta aynı.
Hamid, Nazif, Cenap, Harp Mecmuası'na şiir ve yazılarını veriyorlar.
Bu dönemin bu gibi olaylarını, devletin aydınlar üzerinde ucunda para da olan bir güdümleme mekanizması kurmasının ilk 'modern' örneği olarak değerlendirmemiz gerekir. Bütün Osmanlı döneminde, kültür adamları çaresiz bir şekilde devletin elinden geçiniyordu: memuriyetler, iltizamlar ya da doğrudan bahşişciler. Ama pre-kapitalist tarımsal toplumların hepsinde durum aşağı yukarı aynıydı. Burada, 'modernizasyon'a geçiş sürecinde de aynı ilişkinin korunduğunu görüyoruz. Ama burada huzura bir kaside sunan ve bahşiş bekleyen bir divan şairi değil, aldığı sipariş üstüne Harp Mecmuası ya da Yeni Mecmua gibi bir modern yayın organına 'hamasiyata ait' bir parça hazırlayan ve 'tahsisat-ı mesture'den bunun gerekli 'vâsi ücreti'ni alan çağdaş 'edib'i görüyoruz.
Bu, örnek alınacak ideal bir durum ve bir ilişki biçimi gibi görünmüyor bana.