Herkesin üstüne düşen

PKK'nın herhalde bir kanadının silahlı eylemleri yeniden başlatması üstüne yazarken, bu hareket tarzının, 'hedef kitlesi' olmak durumunda olan Kürt halkı tarafından da benimsenmeyeceğine dair görüşümü, geçen gün anlattım.

PKK'nın herhalde bir kanadının silahlı eylemleri yeniden başlatması üstüne yazarken, bu hareket tarzının, 'hedef kitlesi' olmak durumunda olan Kürt halkı tarafından da benimsenmeyeceğine dair görüşümü, geçen gün anlattım. Gelgelelim, dünyanın her yerinde, buradakine değişik derecelerde benzerlik gösteren silahlı hareketler var. Bunların içinde halen başarılı olmayıp da sürenlerin sayısı, başarılı olmuşlarından fazladır sanırım. Yani böyle bir silahlı hareketin kitle desteğinden yoksun kalması, zorunlu olarak büsbütün ortadan kalkması sonucunu getirmiyor.
Söz konusu kitlenin günübirlik yaşama koşulları, gelir ve eğitim düzeyi, bunlardan dolaylı ve dolaysız etkilenen binlerce bireysel etken, böyle bir hareketin kendine kadro bulma imkânlarını da biçimlendiriyor. Nitekim PKK kendisi, en parlak olduğu dönemde de, yeterince kadro devşirebilen, ama gerçekten ona bağlı bir kitle desteği yaratamayan bir hareketti.
Bu konuları, yani kadro çekmeyi, kitleleri etkilemeyi, bu hareket bir 'boşluk' içinde var oluyormuş gibi konuşamayız. 'Olay Türkiye'de geçiyor!' Onun için Türkiye'nin devleti ve hükümetiyle, medyası ve kamuoyuyla, sivil toplumu ve iş dünyasıyla bu olay karşısında
ne yaptığı, nasıl davrandığı, üzerine konuştuğumuz hareketin kendisinden daha az etkili değil. Hatta çok zaman daha etkili olduğunu da söyleyebilirim. şöyle bir örnek vereyim: olaylara ister istemez belirli bir merak ve ilgiyle bakan bir Kürt genci, çeşitli nedenlerle, PKK gibi bir örgüte katılmaktan uzak durmayı tercih edebilir. Ama öyle biri, bir yazarın medyada çıkan Kürtlere hakaret dolu bir yazısından ötürü, ardında devlet desteği hissedilen faşizan örgütsel saldırılardan ötürü, güvenlik güçlerinin orada veya burada Kürt halkına uyguladığı anlamsız bir baskı ve şiddet örneğinden ötürü, sözgelişi Irak Kürtlerinin özerklik çabaları hakkında burada kullanılan dilin niteliğinden ötürü bu tercihinden vazgeçebilir; 'Ne olursa olsun, beni böylesine dışlayan bir yapıya sığıntı olmaktan iyidir' deyip ona veya bir benzerine katılmaya karar verebilir.
Yukarıda somutlaştırmadan saydığım mümkün durumların hepsi için yığınla somut örnek bulabiliriz, üstelik. PKK'nın şimdiye kadar bulduğu desteğin ardında, PKK'nın kendi çekiciliğinden çok bu türden etkenlerin ağır bastığını şimdiye kadar hep söyledim.
80'lerde, 90'larda sürekli çatışma ortamında 'İyi ama bazı reformlar yapılması gerekiyor' dediğimizde, sivil yöneticiler 'PKK'nın silahlı tehdidi altında bunun düşünülemeyeceği' yolunda beyanat verirlerdi. Bildik tavır, bu ülkede, gösteren kim olursa olsun, daha doğru herkesin içgüdüsüyle benimsediği tavır. 27 Nisan sonrasında Celal Bayar'ın 'tenkil, tenkil' sözleriyle özetlediği tavır. Ama diyelim ki, bunu söyleyenlerin haklı olduğu noktalar vardı.
Peki, Öcalan kaç yıldır İmralı'da?
O zamandan beri ne yapıldı? Sonuçta, üç aşağı beş yukarı, adamı Kürtçe konuştu diye karakola götürmeyi engelleyen, İngilizce, İspanyolca kursu gibi Kürtçe kursu açmaya imkân veren (ama 'yerel yönetici'nin hışmına uğrayabilir gene de) birkaç değişiklikten başka ne oldu?
'Olan'dan vazgeçtim, ne konuşuluyor, kim kime şikâyetini soruyor?
Ortam buysa, taraflar üzerlerine düşeni yapmış oluyorlar mı? Yoksa bütün bunlar zaten gereksiz mi? Öyleyse, onca yıldır, onca insan niye öldü? Haydi, Öcalan canavardı, 'bebek katili'ydi, niye o kadar insan onu izledi, izliyor? Bunlar hepsi 'manyak' mıydı?