Hindistan ve demokrasi

Bir hafta kadar bir süredir Hindistan'da, Yeni Delhi'deyim. Daha, bir haftadan fazla kalacağım da. Bu ikinci gelişim oluyor. Birincisinden şöyle bir altı yıl sonra.

Bir hafta kadar bir süredir Hindistan'da, Yeni Delhi'deyim. Daha, bir haftadan fazla kalacağım da. Bu ikinci gelişim oluyor. Birincisinden şöyle bir altı yıl sonra. O sefer de hep Delhi'de kalmış, sonunda bir günlüğüne Agra'ya gidip Tac Mahal'ı da görmüştüm. Bu sefer biraz daha fazla imkânım olacak. Madras'a ve Bombay'a da gideceğim. Hep merak ettiğim Bengal ve Kalküta gene program dışı, ama ne yapalım!
Gazete yazılarımda da zaman zaman değinirim Hindistan'a duyduğum ilgiye. Hindistan gibi eski ve zengin bir medeniyet merkezine ilgi duymak için kıyamet kadar neden var elbette. Bunları da aklımda bulundurmakla birlikte, şu dönemde benim duyduğum merak ve ilginin temelinde 'demokrasi' konusu yatıyor. Hindistan, muazzam potansiyellere sahip bir ülke sayılabilir, ama en az o kadar muazzam sorunlar bu potansiyellerin gerçekleşmesinin önünü tıkıyor. Ama sorunları ne kadar büyük ve yakıcı olursa olsun, Hindistan kendi yolunu demokrasi içinde çizmekten vazgeçmiyor. Sözgelişi, iki başbakanın art arda suikasta uğrayarak öldürülmesi Hindistan'da bir darbeye, sıkıyönetime vb. yol açmıyor.
Bu 'demokrasi' için 'son derece gelişmiş', 'mükemmel' vb. sıfatlar kullanmak mümkün olmayabilir; Hint demokrasisi -ve Hint günlük hayatı- bürokrasiden, otoriteryen tavırlardan büsbütün arınmış değil. Bunların yanı sıra, geçmişten gelen, şimdi resmen lağvedilmiş olsa da tarihi etkilerini yansıtmaktan geri durmayan koca 'kast sistemi'nin demokrasi için 'ölümcül' sayılacak varlığı da hesaba katılmalı. Ne var ki, 'kusurlu', 'eksik', şu bu, ama Asya Kıtası'nın siyasi kültüründe tek başına bir mücevher gibi ışıldayan Hint demokrasisi, bağımsızlığın kazanıldığı tarihten bugüne kadar kesintiye uğramadan ulaşmayı başardı. Bu da azımsanır bir başarı değil. Hele bizim gibi, siyaseti Türkiye'de öğrenmiş olanlar için hiç azımsanacak bir şey değil.
Yukarıda değindiğim suikastlar ve daha birçok olgu, böyle bir demokrasinin değerini yükseltiyor, çünkü bunlar, bu rejimin bir boşlukta veya işlerin zaten yolunda yürüdüğü bir ortamda yaşamadığını kanıtlıyor. Demokrasiye meydan okuyan etkenler, tehditler hiç eksik değil. Bunlara rağmen, Hindistan, demokrasinin anayolundan sapmadan ilerlemeye devam edebiliyor.
Hindistan'ın bütün 20. yüzyıl tarihinin buna katkıda bulunduğunu söyleyebiliriz. 'Tarih' konusuna bir girildi mi, olgu olguya götürür ve sözünü ettiğiniz her şeyin 'daha eski' bir kaynağını bulabilirsiniz. Hindistan için de aynı durum geçerli. Antik medeniyetten, kozmik anlayıştan, dinle gelen değerlerden söz etmeden, yakın çağda olanları da görmek imkânsızdır.
Öte yandan, gene aynı nedenlerle tarih bir dipsiz kuyudur ve her çağ, orada bulunan sayısız öğe arasından kendi seçmesini yaparak kendi sentezini kurar. Bu çerçevede 20. yüzyılın özgül tarihi ve bu tarih içinde de Gandi'nin oynadığı özel rolün çok önemli ve çok belirleyici olduğunu düşünüyorum.
Hindistan'ın kast sisteminde Brahman kastı, yani din adamları, en yüksek yerde oturur. Ama eski medeniyetlerin çoğunda, Osmanlı'da da, kâğıt üstünde durum böyledir. 'Prestij' bakımından durum böyledir ama somut düzeyde 'kılıç gücü'nün iktidarı çok daha kesindir. Hint tarihinde de 'asker' kastının (kşatriya) yeri böyleydi; iktidarı yeterince güçlüydü. Yani, 20. yüzyıl çatışmaları içinde bir başka siyasi önder, bu öğeyi öne çıkarabilir ve çıkarmasını gelenekle meşrulaştırabilirdi. Ama Gandi, o gelenekten, olabilecek en barışçı öğeleri seçti ve 'barış'ı, 'mücadelenin yöntemi' haline getirdi. Bugün de Hindistan öncelikle bu temele basarak duruyor.