Hindistan'da 'trafik'

Hindistan'ın insanı allak bullak eden yanlarından biri de trafiği. Dün ve bugünü Madras'ta geçirdim. Delhi'de bildiğimden nitelikçe hiç farkı yok.

Hindistan'ın insanı allak bullak eden yanlarından biri de trafiği. Dün ve bugünü Madras'ta geçirdim. Delhi'de bildiğimden nitelikçe hiç farkı yok. Öbür gün Bombay'a gideceğim. Onun da hiçbir farkı olmayacağını biliyorum. Delhi'deki üç tekerlekli küçük taksiler yeşil boyalıydı, buradakiler turuncu. Başka da değişen bir şey yok.
Dilenci yoğunluğu bakımından burayla yarışabilecek -ve burayı geçebilecek-
bir tek Kahire'yi gördüğümü söylemiştim. Trafik konusunda da aynı şeyi tekrar edebilirim. Hindistan'daki şoförlerin zaman zaman ellerini kornalarından çektikleri oluyor. Mısır'da pek olmaz. Hatta 'evrim teorisi' doğruysa Mısırlı şoförlerin şöyle 10-20 bin yıl içinde üçüncü bir el geliştirmeleri mümkün olabilir -birini sürekli kornada tutmak üzere.
İstanbul'da trafiğin düzgün olduğunu, herkesin arabasını gerektiği gibi sürdüğünü iddia etmek kolay değildir. Tam tersini söylemek için çok neden var. Hatta, biraz abartma pahasına da olsa diyelim ki, kötü kullananlar iyi kullananlardan daha fazla. Ama bunu kabul ettiğimizde dahi, zihnimizde 'iyi kullanmak' diye bir kavram var; bunun kuralları ve dolayısıyla bir tanımı var. Burada ben kavramın kendisini kaybetmiş durumdayım. Ne yapan ve ne yapmayan 'iyi' ya da 'kötü' şoför?
Bu soru karşısında olsa olsa, 'herhangi bir nesne'ye çarpmadan sürmekten başka bir cevap ya da tanım bulamıyorum.
Herkesin böylesine kararlı bir biçimde yalnız ilerlemeye çalıştığı ve kimseyi iplemediği bir 'düzen' görülmüş şey değil; ama gene de 'düzen' demek zorunluluğunu duyuyorum, çünkü bu kadar iplememek ancak her an iplemekle mümkün. Ve galiba görmekten çok işiterek sürüyorlar arabayı. O kesintisiz korna uğultusu içinde sağdan geçen motosikleti, soldan geçen üç tekerlekli nesneyi (modern 'rikşa') duyup seçiyor olmalılar. Zaten pek çok aracın arkasında 'Lütfen korna çalın' ricası yazılı! Nazik bir toplum olduğu belli, çünkü herkes her an bu ricaya uyuyor.
Bir de, sanki, Peygamber Lut gibi, hiç arkalarına bakmadan sürüyorlar. Yalnız arkalarına değil, yanlarına da. Ama zaten asıl şaşılacak şey bu. Çünkü yalnız ileri baktıkları halde belli ki bütün olanların farkındalar. Bu kadar bitişik nizam nasıl araba sürülür, farkında olmadan?
Yol ortasından giden otobüsün açık kapısından (zaten bunların kapısı kapalı olamıyor) trafiğin ortasına atlayan adamlar... İnanılır gibi değil!
Peki, herkes çok usta da, onun için mi bu kaos böyle yürüyor? Bunun herhalde payı var. Ama geçen gelişimden hatırlıyorum: Delhi'nin İngilizler zamanında yapılmış göbeklerinde 'Bugün kentte trafik sayısı 78' türünden levhalar durur, bunun rakam kısmı taksimetreler gibi ha bire yukarı tırmanırdı.
Bir de şu husus: Gürültü, kargaşa, herkes herkesin önüne geçiyor, sıkıştıran sıkıştırana ve daha neler neler! Ama hiç sinirlenen yok. 'Yanlarına bile bakmıyorlar' diyorum ya. Son derece ifadesiz suratlarıyla oturuyorlar, kıllarını oynatmadan böylece gidiyorlar.
Böyle bir trafiği getirelim Türkiye'ye, yalnız kazalardan ötürü değil, çıkan kavgalardan ötürü (birinci kısmı zaten oluyor) bir çeşit nüfus kontrolü uygulamış olurduk. Burada gene bu Hint sabrı, Hindu kültürü müdür, nedir, insanlar istiflerini bozmadan, hızlarını da pek kesmeden,
sağa sola kayarak gidiyorlar. Animasyon filmlerde olduğu gibi, arabaların
dar aralardan daralarak süzülüp geçtiğine inanası geliyor insanın.