Hoşgörü sınırını aşmak

Bir insanın, tanıdığı kişiler arasında, her dediğine, her yaptığına hak vermese de, iyi ilişkisini, hatta dostluğunu sürdürdüğü birileri olabilir.

Bir insanın, tanıdığı kişiler arasında, her dediğine, her yaptığına hak vermese de, iyi ilişkisini, hatta dostluğunu sürdürdüğü birileri olabilir. Niçin insan böyle biriyle ilişkisini sürdürür? Tabii, ilk verilecek cevap, 'Dünyada kusursuz kişi yoktur' demek olabilir. Her onaylamadığımız davranış için birileriyle küseceksek, çok geçmeden, konuşabileceğimiz kimse kalmaz. Bir başka açıklama, o kişinin özünde iyi biri olduğuna inanmak olabilir. 'Birçok yanlışı olabilir, ama yüreği iyidir, onun için severim onu' diyebilirsiniz.
Gerçekten de, insan böyle düşünüyorsa, birtakım kusurlara seve seve katlanır. Açıklamanın daha bencilcesi de olabilir şüphesiz. Söz konusu kişi, ara sıra çok tatsız işler yapmaktadır. Ama size bir zararı dokunmuyordur. 'Bana dokunmayan yılan...' fikrinin yanlış olduğunu hepimiz biliriz, ama somut hayatı yaşarken buna dikkat edenimiz azdır. Niye böyle uzun uzun girizgâh yapıyorum? Ya da neye, hangi konuya girizgâh yapıyorum? Amerika'ya! Bush'u başkan seçmiş, Bush'un başkanlığında 11 Eylül'ü yaşamış Amerika'ya.
Anlattığım insan tipi, Bush-öncesi Amerika'yı betimlemek içindi. Özellikle de, Avrupa'dan göründüğü haliyle Amerika. Üçüncü Dünya ülkeleri, çizdiğim bu insan tipini Amerika'ya hiç benzetemez, muhtemelen. Bir Filistinli, Amerika'yı böyle göremez. Ama Avrupalılar böyle görebilir, nitekim görüyordu. Amerika iki dünya savaşında da Eski Dünya'nın liberal-demokratik güçlerinin yardımına koştu ve savaşı bu değerlerin kazanması için, terazinin dengesini nihai olarak belirleyecek ağırlığı koydu. 2. Dünya Savaşı'nı Amerika'ya yenilerek kapayan Almanya ve Japonya'da bile, savaş sonrasının onarım sürecinde Amerika'nın oynadığı rolü minnetle hatırlayan pek çok insan var. Yani, eski düşmanları bile, bugün Amerika'nın
dostları arasına girmiştir, demek istiyorum. Dünyanın bu zengin, müreffeh ülkeleri, savaşlardan sonra, bu sefer 'Soğuk Savaş' boyunca kendilerini komünizmden de koruduğu için Amerika'ya saygı duyuyor olabilirler. Duymasalar NATO'da yer almazlardı. Ama bütün bu 'sevgi' ve 'saygı' arasında Avrupa, Amerika'ya körü körüne inandı mı hep? Bütün yaptıklarını onayladı mı? Hayır. Avrupa nüfusunun geniş kesimleri, tam da yukarıda anlattığım gibi, dostluğu kesmediler, ama eleştirel bakmaktan da vazgeçmediler. 'Komünizme karşı dünyayı korumak' iyi! Ama Vietnam'da işin dozu fazla kaçmadı mı? Kaçtı, hem de nasıl! Ama Amerika, bazan böyle şeyler yapar.
Dünyanın her yerinde, bir süre eli kanlı katili beslemenin, desteklemenin âlemi var mı? Komünizme karşı 'hür dünya'da yer alıyorlar diye? Yok, ama ne yapacaksın. Avrupalılar o diktatörlerle el sıkışmayarak, işkence yapanlarına çok soğuk selam vererek durumu idare ettiler. Türkiye'de darbe olunca Avrupa Konseyi'nde buz keser, NATO'da tebrik sesleri çınlardı.
Amerika'nın Latin Amerika'da yaptıkları da onaylanmazdı. Onaylanmazdı ama mahkûm da edilmezdi. Avrupalılar tam öyle bir iş olduğu sırada -Grenada
Adası'nın işgali gibi- dikkatlerini nedense çok çeken başka bir olaya takılır, onu izlemekten Güney Amerika'da olanları göremezlerdi. Sonra, söylenince, 'Yaa, vah vah, öyle mi oldu? Hiç fark etmemişim' derlerdi.
Şimdi bu durum pek böyle değil. Peki, ne değişti de durum böyle olmaktan çıktı. Bir kere komünizm 'tehdidi' kalktı ve onunla uzaktan yakından kıyaslanacak boyda bosta bir başka tehdit yok- Hantington ne kadar
'medeniyet çatışması' derse desin ve Bush ne kadar 'şer nihveri' diye haykırırsa haykırsın, insanlığın büyük kısmı kendini böyle bir tehdit altında hissetmiyor.
Ayrıca, birleşme yolunda büyük adımlar atmış olan Avrupa'nın kendine güveninin arttığını da düşünebiliriz. Kimseden emir almayı hayal etmediği belli. Ama en önemli etken Amerika'nın kendisi. Daha doğrusu, George W. Bush önderliğinde ilerleyen Amerika.
Bu Amerika, gün geçtikçe, 'Bazı davranışları biraz tuhaftır, ama aslında çok iyi yüreklidir' diye betimlenebilecek bir 'özne' olmaktan uzaklaşıyor. Sağa sola 'şer' diye bağıran adam, kendisi şerden ne kadar uzak, pek belli değil. Sorun yalnız 'etik' değil, tabii -ne yazık ki siyasette hiçbir şey, hiçbir zaman, yalnız 'etik' olmaz, fazla 'etik' olmaz. Ama dünya, daha doğrusu Avrupa ve genel olarak Batı, 'etik' bir yana, Bush gibi birini kendisine yol gösterecek bir önder gibi de göremiyor. Gösterdiği yol ve sonuçları ortada. Bush bunun farkında değil ve herhalde olamaz. Amerikalı çoğunluk da sanırım şimdilik farkında değil, ama onlar farkına varabilirler. Gelen ilk seçimde varacaklar mı, bakalım.