İberya'dan son yazı

(Murat Belge'nin 2 Eylül Salı günü yayımlanması gereken, ancak seyahatte olduğu için elimize ulaşmayan yazısını sunuyoruz.)</br>Bu yolculuğun da sonu geldi. Bu yazıyı faksladıktan sonra ben de Türkiye'ye doğru yola çıkacağım.

(Murat Belge'nin 2 Eylül Salı günü yayımlanması gereken, ancak seyahatte olduğu için elimize ulaşmayan yazısını sunuyoruz.)
Bu yolculuğun da sonu geldi. Bu yazıyı faksladıktan sonra ben de Türkiye'ye doğru yola çıkacağım. Yol üstündeyken yazma eylemi, şimdilik, bitiyor. Son olarak, güçlü devletin ve güçlü feodalizmin, İberya Yarımadası üstünde kurulmuş iki denizaşırı imparatorluğun sermaye birikimine, burjuvalaşmaya, kapitalist bir girişimciliğe izin vermediğini yazıyordum. Lizbon'daki San Jeronimos Manastırı aklıma geliyor, şimdi bu satırları yazarken: Muazzam bir bina, yaklaşık 50 yılda yapılabilmiş ve epey mimar eskitmiş. Şüphesiz ki bir haklı ulusal gurur vesilesi. Her toplumun tarihinden kalmış böyle hazineleri olmalı. Yeni Dünya'dan altın ve gümüş aktıkça, İspanya ve Portekiz, bunlardan bol bol yapmışlar.
Bizim Osmanlı'ya oradan buradan böyle altın yağmadığı için, taşta donmuş servet de bizde fazla değil. Selatin camileri, külliyeleri çıkarınca, elde fazla bir şey kalmıyor. Neyse ki önceki medeniyetlerin taşları hâlâ durabildiği kadar duruyor da, bizde de tarihi zenginliğin bir türlüsü var.
Neyse, bizim hikâye başka hikâye.
San Jeronimo'da harcanan parayla Portekiz -öyle bir görüşü olsaydı- belki 100 tane esaslı denizaşırı ticaret şirketi kurardı. Bunu biraz simgesel biçimde söylüyorum, çünkü böyle güdümlü sermayeyle kapitalizm yapmak da her zaman bir tartışma konusu olmuştur. Ama Portekiz denizciliği olduğu biçimiyle pekâlâ başarılı yürüdüğüne göre, yöntemin böylesi denense, gene iyi sonuç alınırdı diye düşünüyorum.
Bu iki ülke, 20. yüzyıla, otoriter devletlerini ve yapılarını koruyarak girdiler. İspanya o kadar homojen bir toplum değildi. Otoritarizm vardı ve güçlüydü, çünkü sağlam bir temele oturuyordu. Her iki ülkede de, Katolik kilisesi, bu temele en önemli biçimde katkıda bulunuyordu. Ordu-işadamı-kilise sacayağı çok iyi oturtulmuştu. Bütün bunlara rağmen İspanya'da bundan memnun olmayanlar da vardı ve onlar da seslerini bir ölçüde duyurabiliyordu. Onun için İspanya'nın bu yüzyıldaki, tarihinin bir kısmı, bir hayli çalkantılı geçti. Ama İç Savaş bitince, çalkantı malkantı kalmamıştı. Portekiz bundan da önce Salazar'ını bulmuştu, uslu uslu oturuyordu. İki toplumda da en etkili muhalefet yeraltındaki komünist partiler bünyesinde yürüyordu. Liberalizm veya sosyalizmin de yeraltında beslenip büyümesi gerekiyordu.
Ama büyüdü -her şeye rağmen büyüdü. Bunu sağlayan en önemli etmen, Avrupalılık bilincidir. Pirenelerin gerisinde kalsalar da Avrupalı toplumlardı bunlar. Dünyada olanları izleyebiliyor, anlamlandırabiliyor, kendi sonuçlarını çıkarabiliyorlardı. Herkesin her şeyi bir Caudillo'dan öğrenmesi zorunlu değildi.
Gene de, yeraltında olanlar yerüstüne çıkacak kadar güçlenemediler. İki toplum, sabırla, diktatörlerinin ecelleri gelip bu dünyayı terk etmesini beklediler. Bu bir kere olunca, Salazar'ın oğlu, falancanın yeğeni gelip diktatörlüğü restore edemezdi. Nitekim, edemedi. Lizbon'da, kentin bulunduğu kuzeyi Tegus Nehri'nin yarattığı olağanüstü haliçin üstünden güneyle birleştiren bir asma köprü. Bizim Boğaz Köprüsü'yle aşağı yukarı aynı tarihlerde, aynı firma tarafından yapılmış. Adının hikâyesi ilginç. Bitince, ne ad verecekler köprüye? O günün Portekiz'inde ne adı verilebilir ki! Toprağı bol olsun, Salazar, kendi müteveffa, ama anısı hâlâ capacanlı! Gel gör ki, 'Karanfiller Devrimi' de bugünlerde patlak veriyor (kadınlar sokağa dökülüp çarpışmaya hazırlanan askerlerin tüfeklerinin namlusuna karanfil soktukları için bu ad verilmişti.) Dolayısıyla köprünün adı şimdi 25 Nisan, yani bu olayın yıldönümü. Tabii çok da su aktı onun ve benzerlerinin altından, o zamandan beri, iki ülke, AB ile birleşme arifesinde, o sıraların Türkiyesi'nden öyle aman aman ileride bir yerlerde değildi -hele Portekiz. Dünyada geçerli ölçülere uygun demokrasilerini kurdular; olan sorunlarını -örneğin Bask sorunu- gene dünyada bu alanda geçerli kabul edilen kurallara bağladılar ve kuralları uyguladılar. Meclis basan albayı da hapse attılar -bildiğim kadar halen orada oturuyor.
Bir açıdan baktığınızda, bütün 'mantık izdivaçları' gibi, sıkıcı bir hikâye. Ne heyecan var, ne gerilim.
'Ya bizi bölerlerse' demiyorlar. Kavga gürültü eksik değil, ama ölçüsüyle. Bir grafitti gördüm: 'Bush, def ol! Giderken Aznar'ı da yanına al!'