'İçi dışı bir' olmak

Bingöl'de deprem sonrasında olanlar, bana 'simge' gibi göründü. Hiç değişmediği ve hep tekrarlandığı için artık ilginç bile değil.

Bingöl'de deprem sonrasında olanlar, bana 'simge' gibi göründü. Hiç değişmediği ve hep tekrarlandığı için artık ilginç bile değil. Ama her şeye rağmen anlamlı.
İnsanlar, ağzından çıkan üç cümlenin dördünde 'güvenlik' diyen bu devletin deprem gibi bir olay karşısında en basit güvenliği sağlamaktan böylesine istikrarla aciz olmasından usanmışlar ve olay başlarına gelince kaçınılmaz bir tepki gösteriyorlar. Sonrası malum: kalabalığın içine araba sürülüyor, fotoğraflarda gördüğümüz maskeli adamlar, ateşlenen silahlar...
Hayatı ister istemez kompartımanlara ayırıyoruz. Buna göre, bu olay bir 'iç' olay. Buna karşılık Irak ya da Kıbrıs, Ege vb. 'dış' sayılır. Ancak, 'belirli olaylara karşı Türkiye'nin tepkisi' diye genel bir çerçevede baktığımızda, 'iç'i, 'dış'ı fark etmiyor, tepki, hep aynı tepki; araç, hep aynı araç.
Irak'ın Kürt bölgesinde Amerikalılar içeri silah sokan Türkleri yakalıyorlar. Yaptıkları açıklamaya göre, bunlar Türkmenlere verilecekmiş.
'Burada böyle gergin ve grift bir ortamda güvenlik sağlamaya çalışırken çok tehlikeli ve sorumsuz bir davranış' diyorlar. Gerçekten de. Başka herhangi biri, benzer ortamda benzer bir şey yapsa, 'İnsan hayatına en ufak saygınız yok mu? Yüzlerce, binlerce insanın birbirini yok etmesine yol açacabilecek bir tetiği nasıl ateşlersiniz?' diye sorarız herhalde.
Ama yakalananlar bizim 'özel tim' olunca bunları sormuyoruz. Tam tersine,
'Ne hakla açıklarsınız? Böyle şeyler gizli tutulur!' diye Amerikalılara kızıyor, onlara bağırıyoruz.
Tıpkı Bingöl'de olanlardan sonra, polis müdürünün işten alınmasını, Tayyip Erdoğan'ın kişisel intikamı olarak yorumlayabilmemiz gibi. İlgisi olsun olmasın, yolumuza çıkan her şeyi AKP iktidarını sert bir şekilde göçürmek üzere kullanmamız gerekiyor ya...
Ama tabii iş bundan ibaret de değil. O koşullarda, o arabayı kalabalığın içine sürdüren (emrini vermese de adamlarının böyle davranmasının sorumluluğunu taşıması gereken) polis şefi aslında feda edilmemesi gereken biridir. Bu seferinde yanlış davranmış olsa da, yarın öbür gün tam da öylesine ihtiyacımız olur.
Çünkü, evet, 'iç'te, 'dış'ta, o sorunda, bu konuda, düşünce ve davranış tarzımız bu. Onun için Bingöl olayı 'simgesel', daha doğrusu 'symptomatic',
yani belirli bir marazın arazını gösteriyor.
Bu, gerçekten 'maraz' karakteri gösteren, her şeyi vurarak ve kırarak çözme alışkanlığı. Çeşitli uluslararası konularda bizim kendimiz için çok olumlu görmediğimiz her durum karşısında, daha ilk refleks olarak 'casus belli' dememiz gibi.
Dünya gitgide bu anlayıştan uzaklaşıyor. Evet, şurada, burnumuzun dibinde, Mr. Bush, bu anlayıştan uzaklaşmamanın parlak örneklerini sergiledi. Ama o buna dünya devi Amerika'nın başındaki adam olarak yapıyor ve ancak bir yere kadar empoze edebiliyor. Dünya buna tepki göstermeye başladı; bu tepkiler giderek artacak. Ayrıca, en fazla ikinci seçimde Amerika'nın kendisi bu anlayışı terk etmek ve barışçı çözümlere dayanan dünya hukukuna geri dönmek noktasına gelecektir.
Bush'un Amerika'sını veya İsrail'i model diye alarak Türkiye'nin geleceğini buna göre kurmak isteyenler bu topluma olabilecek en büyük kötülüğü yapmaya hazırlanıyorlar demektir.
Hep söylediğim ünlü söz -sanki Türkiye'yi anlatmak için icat edilmiş:
'Elindeki tek araç bir çekiçse, bütün sorunlar gözüne çivi gibi görünür.'
Bu 'tek araç' mantığı ve koşullanması yetti artık. Dünyada hiçbir sorun vurmakla gerçekten çözülmez. Yatışmış görünse de büyüyerek dirilir.
Çekiç araç değildir. Konuma, anlaşma, sevgi, barış gibi kelimeler de var hayatta, sözlüklerde. Bunlar büsbütün laf olsun diye icat edilmedi.