'İkinci dereceden sivil'

Dün, Türkiye'de 'derin devlet'siz yaşayamayacak 'sivil'lerden söz etmeye başlamıştım.

Dün, Türkiye'de 'derin devlet'siz yaşayamayacak 'sivil'lerden söz etmeye başlamıştım. Bunlar, o devletin, maalesef bütün devletler gibi gerekli kıldığı, yalnızca 'dışı sivil' kişiler oldukları için, elbette ki yürekleri 'de-rin-dev-let' diye çarpar. Belirli aralıklarla yapmaları gereken işlerden biri de 'sivil' adıyla tanınan kişilerin ne kadar aciz, işe yaramaz ve üstelik ahlaksız olduklarını beyan etmektir.
Bunların yanında ve belki birazcık dışında, bir 'sivil halka' daha bulunur. Bu da, bizim 'derin devlet felsefemiz'i anlayacak derinlikte olmayan dış dünyanın empoze ettiği bir şeylerin sonucudur. İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda 'demokrasi' diye bir şeyi dillerine dolamışlar, üstelik bunu Birleşmiş Milletler'e girmenin koşulu yapmışlardı (şimdi AB'de olduğu gibi). O zaman biz de 'çok-partili' denilen düzene geçmek zorunda kaldık. O gün bu gündür de rahat yüzü görmedik bu nedenle. Oysa 'çok-parti'
ne demek? Böyle şeyler olursa 'tek' olur. Bütün gücünü tek yerde toplar, balyoz gibi indirirsin. 'Çokluk' bölünme demektir; 'birlik ve beraberlik' olmaması demektir...
Ama bu yıllar içinde biz de boş durmadık. Dış dünyanın empoze ettiği bu saçmalıklara karşı tedbirimizi aldık. Seçimle iktidar değişiminin
ilk örneğinden sonra ilk darbemizi patlattık. Böylece de devam ettik, 10 yılı hemen hemen hiç sektirmeden. Bu koşullarda, 'çok-partili düzen'in varlığını gerektirdiği 'ikinci dereceden siviller', ne kadar sivil olsalar da, Hanya'yı Konya'yı öğrenmeye başladılar.
Sahipsiz olmayan bu ülkede, bazı şartlar, yeterince liyakatli olmayan ve adına 'sivil' denen birilerinin, gene adına 'hükümet' denen bir organ kurarak idareye ortak olmalarını zorunlu kılıyorsa, bu birilerinin burnunun sürtülmesi ve bu anlamda eğitilmesi gerekir. Biz de bunu yaptık. Onlara da, iyi niyetle oyalanmak istiyorlarsa, oyalanacakları alanlar açtık: hangi ihaleyi kim alacak, hangi banka nasıl boşalacak, bunlar onların işi. Ama memlekette Kürt var mı, yok mu? Dış politika neye göre kurulur? Bunlar ciddi konular. Bunlar yalnız idareyi ilgilendirir.
Böyle böyle, o 'siviller' de gide gele biraz bir şeyler kaptılar, öğrendiler.
Hatta, en çok gidip geleni, son seferinde idarenin yanında yerini bile almıştı.
Hani yaşlı adam oğlunu ya da torununu dişçiye götürür. Dolgu için çocuğun dişi delinirken, kendisinin bildiği eski teknoloji makineler gözünün önüne gelebilir. 'Hey gidi günler! Bizim zamanımızdaki makineler nerde, bunlar nerde!' diye düşünür. 'Dünya ilerliyor. Şimdiki nesiller çok rahat' diyebilir.
Evet, dün anlattığım esas sistemin sivillerinden sonra, zoraki kurulan yeni karma sistemin 'ikinci derece sivilleri' de bunlar. Eğitiliyorlar, çoğu eğitildi... Amma ve lakin...
Eğitmek zaman alıyor. Bir de, bütün bu mekanizmaların dışındaki 'asıl siviller' var. Bunca uğraşa rağmen bir türlü eğitemediğimiz. Şurada şunca zahmetle seçim sistemi kuruyor, seçim kanunu yapıyoruz, Sunalp ve onun benzerleri seçim kazanıp iktidar olsun, işler kolaylasın diye. Bu laf anlamaz adamlar o kanunla tutup AKP'yi, Erdoğan'ı Merdoğan'ı, Meclis'e yolluyorlar.
Dolayısıyla rahat yüzü yok, şu 'çok-partili' hikâyesi başladığından beri. Eğitmekle de başa çıkılmıyor.
Çünkü, anlaşılan, toplum kendisi sivil.
Yani, en yontulmamış haliyle 'sivil' -hani, Osmanlı atalarımızın çok yerinde bir tespitle 'başıbozuk' dediklerinden.
Böyle olunca, o toplumu ne kadar ezip büzsek, kıyma gibi yoğursak, içinden gene 'sivil' bir şeyler çıkıyor. Eciş bücüş de olsa yamru yumru da olsa, sonunda 'sivil'.
Yani, 'sefil'!