İkinci tezkereye doğru

Türkiye'de bazı şeylere sevinmeye gelmiyor -'barış' gibi şeylere. İşte, bir badireyi atlatır gibi bir durum ortaya çıkmıştı.

Türkiye'de bazı şeylere sevinmeye gelmiyor -'barış' gibi şeylere. İşte, bir badireyi atlatır gibi bir durum ortaya çıkmıştı. 'Badire'den öte, bugüne kadar olduğundan farklı bir uluslararası rol üstlenilebilir mi, düşüncesi bile doğabilirdi.
Ama şimdi yeniden başa döndük.
Belli ki yeniden 'tezkere' gelecek, bu sefer Meclis'teki oylamada yanlışlık yapılmayacak. Ve Türkiye yaklaşan savaşta yerini alacak.
Bu değişime yol açan, Genelkurmay Başkanı'nın konuşması oldu. Burası Türkiye olduğuna göre, bunun böyle olması da normal. Bu süreci hep birlikte izliyoruz, izlemeye çalışıyoruz, bize söylenmesi uygun görülen yarım yamalak sözlerin, verilen kırık dökük bilgilerin ışığında. Buna göre, bir aşamada hükümet MGK'dan savaşın 'gerekli' olduğuna dair bir destek istemişti, ama o destek verilmemişti. O zaman niye MGK'dan böyle bir karar çıkmadı?
Genelkurmay Başkanı, hükümeti baskı altında bırakırmış gibi bir izlenim olmasını istemedikleri için, diyor. Bu iyi bir niyet tabii, ama şimdi olanı nasıl açıklayacağız? Özkök'ün konuşmasında, evet, 'baskı yapan' bir ton yok, olması için bir sebep de yok, bu koşullarda; ama 'Ha gayret! İlk seferde olmayanı şimdi yapalım!' diyor açıkça ve herhalde bu yapılacak.
Ayrıca, bu olayın içindeki aktörlerden, 'Irak'a müdahale edilmemelidir' demekte olan Deniz Baykal ile Bülent Arınç da Genelkurmay Başkanı ile tam bir mutabakat içinde olduklarını dile getirdiler.
Salı günkü yazımda, tamamen ayrı nedensellikler izlemiş olsa da, oylama sonrası durumun Türkiye'yi Almanya ve Fransa'ya yakın bir noktaya getirdiğine değinmiştim. Bugün aynı noktadan söze devam ediliyor olabilse, Almanya ve Fransa'ya bir eleştiri yöneltecektim: Türkiye'nin AB ile daha yakın bir ilişkide bulunmasına o ikisi engel oldukları için. Ama bu durumda söylenecek bir söz yok. Bir an Türkiye'nin oralarda bir yerde görünür gibi olması yalnızca bir rastlantı sonucuymuş. Dolayısıyla savaşa karşı ilkesel bir mücadele verenlerin bizi kendi yanlarında görmeleri için ciddi bir neden yokmuş.
İlkesel mücadele... Şu son aşamada, bunu tamamen unuttuk, sanıyorum. Genelkurmay Başkanı'nın konuşması bu gibi konulara hiç temas etmemekle, işin bu tarafını ciddiye almamak gerektiğini başından beri savunanlara destek vermiş oluyor.
Kendi hesabıma ben bu müdahaleye, bu savaşa karşıyım, çünkü şimdiye kadar ileri sürülmüş gerekçelerini inandırıcı bulmuyorum.
Bir ülkenin, yani şu anda Amerika'nın, bu gerekçeleri öne sürerek Kuveyt'i işgal etmesinden çok da farklı bir durum olduğunu düşünmüyorum. O zorbalık idiyse, bu da zorbalık.
Ve tam bugünlerde, Irak'ı denetleme görevi verilmiş olan adam, yani Blix, Irak'ın kurala uymayan füzelerini imha ettiğini, yani barışçıl alternatifin sonuç verdiğini açıklıyor!
Bush'un girişimi dünya vicdanını yaralayacaktır. Buna inanıyorum. Savaşı başlatmasına engel olunamasa da (olunamayacağı anlaşılıyor) daha sonra dünya bu gibi olayların tekrarlanmaması için ciddi yapısal tedbirler almanın zorunlu olduğunu kavrayacak ve harekete geçecektir.
Türkiye için, orada olmak vardı. Ama hayır, biz burada olacağız. Bu gibi konularda 'haklılık' aramanın 'duygusal' bir tavır olduğunu söyleyeceğiz; belki zevahiri kurtaracak bir-iki 'Barış iyidir' lakırdısı sıkıştırsak da söyleme, bizi ilgilendiren şey, bu 'nasıl olsa olacak' durumundan kendimize ne çıkardığımız sorusu -ve 'cevabı'- olacak (o da ayrıca tartışılması gereken bir şey: 'Çıkar' dediğimiz şeyin ne kadar çıkar olduğu.)
Bu arada Cumhurbaşkanı 'uluslararası meşruiyet' kavramı üzerinden bir şey söylemeye ve yapmaya çalışıyordu. Ama şu anda egemen 'analiz' biçiminin içinde bu kavrama da bir yer kalmamış.