İlginç bir konjonktür

Tezkere olayı bu biçimde sonuçlanınca, yeni durum gündemin birinci sırasına geçip oturdu.

Tezkere olayı bu biçimde sonuçlanınca, yeni durum gündemin birinci sırasına geçip oturdu. Öteki temaları erteleyip bu şekilde ortaya çıkan olgunun neler getireceğine bakmak gerekiyor.
Beklenmedik bir gelişmeydi ve herkes şaşırdı. Herhalde Meclis'te 'hayır' oyu verenler de şaşırmıştır.
Ama tarihte birçok olay, olduğu zaman şaşırtıcı olmakla birlikte, sonra üstüne düşündüğünüzde, anlaşılır hale gelir. Çünkü her olayın ardında bir 'nedenler zinciri' vardır, ama bu zincir ancak olay bir 'olay' haline geldiği zaman 'görünürlük' kazanır.
Gene birçok tarihi olayda karşımıza çıkan birtakım özellikler var burada: Birbirinden ayrı kökenlerden türeyen, dolayısıyla farklı 'nedensellik zincirleri'yle gelişen çeşitli süreçler, bir somut konjonktürde, birbirleriyle ilişkileniyor.
En başta şu: Bush'un 11 Eylül'ün intikamını Saddam'dan almaya karar vermesiyle başlayan bir olaylar dizisi var bir yanda; öbür yanda AKP'nin seçim zaferi ve iktidar oluşuyla Türkiye'de başlayan bir iktidar mücadelesi süreci var. Bunlar, aynı kaynaktan çıkmış şeyler değil elbette. Ama Bush'un yarattığı 'geniş' (çünkü 'uluslararası') konjonktür, ikinciyi de içine alıp onunla eklemleniyor ve böylece AKP, bundan bir süre önce seçime girerken hayal etmesine imkân bulunmayan bir olayın içinde kalıveriyor. Ama bundan böyle bu olayı böyle yaşamış AKP olarak var olacaktır.
Bunun da ilk ağızda üreteceğini tahmin ettiğim siyasi biçimlenme şöyle bir şey: Konjonktür gereği, Türkiye'nin savaşa katılmasına karşı tavır almış birtakım güçler, hükümetin Meclis'e dediğini yaptırtamamış olması durumunu, hükümeti düşürmek için yaptıkları mücadelenin en etkili silahı olarak öne çıkarıp kullanmaya başlayacaklar (bir yanda CHP, bir yanda Ağar ve şüphesiz başkaları).
Ve tabii bütün bunlar, Bush'un girişimiyle de, AKP iktidarıyla da, doğrudan bir nedensellik ilişkisi içinde olmayan, Türkiye'deki iktisadi krizi bundan böyle doğrudan doğruya etkileyecek. Ama bu konuya daha sonra gelelim.
Konjonktürün bir ucunda da Avrupa Birliği, daha doğrusu, Avrupa Birliği'nin
Bush'un savaşını onaylamayan kanadı duruyor. Şu anda AB, bu savaşa bakışlarına göre, birlik üyeleri arasında ciddi bir bölünmeye uğradı bile. Ama uzun vadede AB'nin temel direği olan Almanya ile Fransa savaşı onaylamamakta birleşiyorlar. Peki, Türkiye'nin Meclis'inden tezkerenin geçmemesi, onlarla Türkiye arasında bir yakınlaşmaya yol açıyor mu? Sanmıyorum. En azından verili durumda böyle bir şey görünmüyor.
Bu konu da ilginç, çünkü Türkiye'nin bugün ve daha bir süre, Avrupa'ya alarga durmasını sağlayan siyasi adımları bu iki ülke attı. Ama Türkiye'nin
Irak konusundaki davranışı da bu iki ülkenin bu tavrına en iyi uyan tavır oldu. Bu, başka düzeylerde de bir 'anlayış' ve 'yakınlaşma' kapısı aralamaz mı?
Gene, birbirinden farklı kaynaklardan doğan ve farklı nedenselliklere uyan süreçler olduğu için, buradaki 'yan yana geliş' de, bilinçli birtakım iradelerin işlemesinin sonucu olmaktan çok, rastlantıların sonucu.
Şimdiye kadar sık sık yazdığım gibi, Amerika'da George W. Bush'un başkanlığı, yarattığı olumsuzluklarla, dünyada olumlu gelişmelere de yol açabilir. Şu anda Türkiye de, bu hortumun orta yerinde ve sallanıyor. Siyaset sanatı, birbirinden kopuk, ama rastlantılarla yan yana gelmiş süreçler arasında, anlamlı bir 'gelecek perspektifi' içinde, bilinçli ve anlamlı bağlantılar kurmayı da içerir. Bunu yapacak bir kaptan bulunsa, bu fırtına önemli bir avantaj da olabilir. Ama öyle bir kaptan var mı?