İlkellikten çıkış yok mu?

Türk milliyetçiliğinin çöken ve dağılan bir imparatorluk içinden, bu sürecin, o dönemi yaşayan herkesin zihninde yarattığı akut endişelerle, öfkelerle...

Türk milliyetçiliğinin çöken ve dağılan bir imparatorluk içinden, bu sürecin, o dönemi yaşayan herkesin zihninde yarattığı akut endişelerle, öfkelerle, çaresizlik ve intikam ikilemleriyle doğmuş olması, talihsiz bir durumdur. Sonuç olarak milliyetçilik kendisi ciddi sorunlar içeren bir ideolojidir ve dolayısıyla başka koşullarda doğmuş olmanın da getireceği başka sorunlar olabilir. Öte yandan, ortamın olumsuzluğunun ideolojiyi böylesine derinden belirlemesine izin vermenin geçerliliği de sorgulanabilir. Gene de, ortamın düşünceye yansıyan etkileri, bilirli bir kaçınılmazlık taşıyan genel bir durumdur. 20. yüzyıl başında kendini böyle bir perişanlık içinde bulmuş her Osmanlı aydınının tepkisinin çiğliği ne olsa anlaşılır bir şeydir, ama aynı üslubu 21. yüzyıl başında devam ettirmek anlaşılır ya da kabul edilir, hele hele onaylanır ve teşvik edilir bir şey olmamalı.
Bu milliyetçiliğin ilk kaynağı olan Genç Kalemler dergisinin Balkan Harbi'nin başlamasına doğru çıkan son sayısı, Ziya Gökalp'in, Trablus'ta İtalyan işgaline tepkilerini dile getiren bir 'şiir'ini içeriyor. Şiirin adı 'Cenk Türküsü' ve 'Türk Oğullarına' ithaf edilmiş. İlk dörtlük şöyle: "Düşman yine öz yurduna el attı,/Mezarından atan kılıç uzattı,/Yürü, diyor, hakkı zulüm kanattı,/Attila'nın oğlusun sen, unutma!"
Haksızlık eden ülkenin İtalya olması, bu dergi çevresinde toplanmış oldukça az sayıda 'Türkçü' edebiyatçının zihninde, hemen, 'Attila' imgesini yaratmıştı.
İtalya Roma'nın, biz de Attila'nın devamı oluyorduk ve böylece Attila'nın Roma'ya yaptıklarını biz de İtalya'ya yapmayı özlüyorduk.
İkinci kıtada öfke büyüyor: "'Medeniyet' deme, duymaz o sağır;/Taş üstünde taş kalmasın, durma, kır;/Kafalarla düz yol olsun her bayır,/Attila'nın oğlusun sen, unutma!"
İtalya (Batı) ile Roma ilişkisinden devamla, onlara düşmanlık duyduğumuz için 'medeniyet'e de düşman olmamız gereğinin doğması, bu dönemin ve bu ideolojik yapılanmanın vahim sonuçlarından biridir. Koşuk veya düzyazı, pek çok metinde karşımıza çıkan bu 'medeniyet fobisi', sonunda, 'İstiklal Marşı' olarak seçilen şiirin dizelerine de yansımıştır. Buradaki dörtlüğün 'medeniyet'i izleyen ikinci dizesindeki vahşet ürkütücü boyutlara varıyor. 'Bayır'ların 'kafa'larla nasıl düz yol olduğunu anlamıyorum ve belki de en iyisi anlamamak.
Son dörtlük de şöyle: "Koş! 'Plevne' yine al bayrak taksın,/Gece gündüz Tuna suyu kan aksın,/Yaksın, kahrın bütün Balkan'ı yaksın,/Attila'nın oğlusun sen, unutma!"
Burada da, dile gelen duyguların sağlıklı duygular olduğunu söylemek mümkün değil. Gökalp 'bizim kanımız aksın' demeyeceğine göre, herhalde Tuna'da başka birilerinin kanını akıtmayı düşünüyor; Balkan'ı yakan 'kahır' da insani bir şey olamaz.
Koşullar çok kötüydü diye, tepkinin de bu kadar kötü olması gerekmezdi, diyorum. Ama bunu şimdilik bir yana bırakalım, o günün ruh halini tartışmayalım. 'Böyle kurulmuş' diye bu geleneği bugün de sürdürmek zorunda mıyız?
Bu şiirde 'bunun gibi binlercesi var -vezni, uyağı daha da kötü olarak- dile getirilen değerlerle yaşamak mı, ulusal 'ülkü'müz? Taş üstünde taş bırakmamak üzere mi varolacağız? Yoksa başka türlü bir kültüre ve icabında 'milliyetçiliğe' geçmek için gerekenleri yapmaya başlayacak mıyız?