İnatçı inançlar

Irak'ta olanlar bazan insanın havsalasını zorluyor. Şimdi, burada son olayların cereyanını tarif etmek üzere şöyle bir cümle kurulabilir herhalde...

Irak'ta olanlar bazan insanın havsalasını zorluyor. Şimdi, burada son olayların cereyanını tarif etmek üzere şöyle bir cümle kurulabilir herhalde: 'Amerika Birleşik Devletleri'nin mücadelesi sonucunda özgürlüğüne kavuşan Irak'ta Şiiler kendilerini kırbaçlayarak özgürlüğü kutladılar.'
Evet, böyle bir cümle kurulabilir ve mutlaka birileri benzerlerini kuruyordur. Gramer bakımından bir kusuru olmadığı gibi, olanları anlamak için bu kelimeleri seçmek de mümkün. Ama bunlar, cümlede -ve olanlarda- bir tuhaflık olmasını engellemiyor.
Amerika, halkının genel kültürünün zenginliğiyle ün kazanmış bir ülke değildir.
Hele profesyonel askerlik yapmayı 'seçmiş' Amerikalı gençlerin böyle iddiaları olacağını hiç sanmıyorum. Onun için, Şiilerin kan revan içinde kalana kadar kendilerini kırbaçlamalarına dayanan bir ayinleri olduğundan onların haberdar olacaklarını düşünemiyorum. Eğer herhangi bir 'brifing'le uyarılmadılarsa, manzarayı görünce nasıl tepki gösterdiler acaba? Kerbela vb. kentlerin sokaklarında kurtardıkları Iraklıların nihayet erişilmiş kurtuluşun coşku ve sevinciyle kendilerini şevkle ve zevkle kırbaçlayışını seyreden Amerikalıları seyretmek isterdim doğrusu.
Hayat böyle, tarih böyle: beklenmedik olgularla dolu. Bir dizi davranışı, değeri akla yakın veya doğru kabul etmeye koşullanmış insan zihni, bu kültüre uymayan bir davranış biçimiyle karşı karşıya gelince apışıp, afallayıp kalıyor.
Ama bunları bilmemiz, tanımamız, görünce artık şaşmamamız gerekiyor. Her şeyden önce, insanların inanç dünyasının bu tür özelliklerini anlamamız gerekiyor. İnançlar, bizim birtakım son derece özgül 'rasyonalizm' kodlarımıza göre tanımladığımız akılcılık kalıplarına uymak zorunda değil. Kendini kırbaçlayan Şii veya Ganga Nehri'nin suyunu içen Hindu'nun karşısına o kodlarla çıkıp bir şey anlatmamız mümkün değil.
Benzer bir bağlamda, büyük tarihçi Braudel'den şu cümleleri bir kere daha alıntıladığımı hatırlıyorum: "Bir toplum bugün yaşadığı olaylar ve bunların baskısı karşısında tepkisi, mantığa ve hatta çıkar bilincine bağlı olmaktan çok, ortaklaşa bilinçdışından kaynaklanan, açıkça ifade edilmemiş ve çoğu zaman zaten açıkça ifade edilemez olan birtakım itkilerin sonucudur... Böyle zihni alışkanlıklar zamana karşı da çok dayanıklıdır. Kendisi de büyük ölçüde bilinçdışı olan uzun bir kuluçka evresinden sonra, hem az, hem de çok yavaş değişirler."
Tarih bilenler, sosyoloji bilenler, sosyal-psikoloji bilenler, yani kısacası insan ve toplum bilimleriyle tanışıklığı olanlar, inançların bu inatçı direnişinden haberdar oluyorlar. Ama şu bizim Türkiye'de, olup biten olaylarda, bu gibi bilgiler geçerli veya etkili değil. Burada psikoloji, sosyoloji değil, ideoloji var. Ona göre, falan filan
inançlar yanlış! Çağın akılcılığına uymuyor.
Bu durumda vereceksin emri: 'Aşağıda listesi çıkarılmış inançların hepsi unutula!' diyeceksin.
Hâlâ unutmayan varsa, demek itaatsizlik ediyor. Onun da hemen cezasını vereceksin.
Hem de sert vereceksin ki, ibret olsun ötekilere.
Ama bakın işte, Saddam da 'Çağdaş dünyanın akılcılığına yakışmıyor' diye yasaklamıştı bu ayinleri. Saddamdan sert yasakçı mı bulacaksınız? Kaç yıldır olmuyordu böyle şeyler. Ama yasak söndü ve işte, manzara ortada...
Irak'ta onlar olurken, biz de 23 Nisan'da başörtüsü gerilimlerimizi yaşamaya devam ediyoruz. Durmadan bu konu, bir gün üniversitede, bir gün resepsiyonda -daha doğrusu, her gün, her yerde.
Ve bugünün Hürriyet'inde Belçika'da bir generalin, 'Türk dernekleri'yle yaptığı 'görüşme'nin hikâyesini okuyoruz. geçip masaya oturacak, 'Şöyle yapın, böyle yapmayın' diyecek ve dinleyenler hemen aydınlanacak. Aydınlanmazsa masaya yumruk atılacak... Bu, bir sonraki yumruğun nereye geleceğinin simgesel habercisi.
Bunlarla kim, ne sonuç aldı dünyada?