Irkçılık

'Türk' kelimesinin bizim tarihimizde hiçbir ırkçı çağrışım taşımadığı, yalnızca adı 'Türkiye' konmuş olan ülkenin, etnik kökeni ne olursa olsun, vatandaşlarını anlattığı yazıldı.

'Türk' kelimesinin bizim tarihimizde hiçbir ırkçı çağrışım taşımadığı, yalnızca adı 'Türkiye' konmuş olan ülkenin, etnik kökeni ne olursa olsun, vatandaşlarını anlattığı yazıldı. Bu doğru değil.
'Adriyatik'ten Çin Denizi'ne Türk dünyası' gibi, tam da şu günlerde yeniden popüleştirilen (bunu ilk Vambery söylemişti) sözler, herhalde Türkiye Cumhuriyeti'nin Kürt veya Çerkes kökenli yurttaşlarına hitap etmiyor, onları heyecanlandırmıyor. Bulgaristan'da 'soydaşlarımız'a yapılan kötülüklere karşı milletçe ayağa kalkarken, Saddam'ın zehirleyerek öldürdükleri için 'Kuzey Iraklı' diye bilinmeyen bir insan cinsinden söz edebiliyoruz. Bunlar, 'Türk' kelimesini kapsayıcı ve kavrayıcı, kucaklayıcı bir biçimde kullanmanın örnekleri değil.
Peki, geçmişte öyle miydi? Geçmişte öyle kullanılıyordu da, yeni milliyetçiler mi bunu saptırdı?
Hayır. 30'larda ırkçılık şimdi olduğundan çok daha yalın bir biçimde ortalardaydı.
Henüz Almanya'da Hitler iktidara gelmemişken, 1932'de, Ankara'da toplanan Birinci Tarih Kongresi'nin, Maarif Vekâleti tarafından yayımlanmış tutanakları var elimde. Tarihe karşı bu ilgi, bizzat Atatürk'ün başlattığı bir süreçtir ve onun yakın gözetimi altında yürümüştür. Bu kongrede öne çıkan kişi, resmen kabul edilmesi gereken tezlerin sözcülüğünü yapan kişi, 'Maarif Vekili ve Türk Tarih Tetkik Cemiyeti Umumi Kâtibi' olan Reşit Galip Bey'dir.
Reşit Galip, kongrede son derece uzun bir konuşmayla Türk ırkının tarihini anlatır. Başlangıçta 'ırk' kavramı üstünde durur: "... Beşeriyetin en geniş aileleri ırklardır. Bu sebeple milli tarihin tetkikine milletin mensup olduğu ırkın mütalaası ile başlamak lazımdır." (s.99)
Çeşitli yazarların ırk teorilerini tartışıp kendine uygun (yani Türklerin 'beyaz' ve 'mavi gözlü' olduğunu söyleyen) teoriyi seçtikten sonra Hititlere gelir: "...Etilere, Öz Yurdumuz Anadolu'nun medeni simasını yükselten, ilk büyük medeniyetini ve ilk büyük imparatorluğunu kuran haşmetli atalarımıza.. geliyorum. Şimdiye kadar yapılmış olan ilmi araştırmalar Etilerin Türk ırkına ait müşterek antropolojik vasıflar taşıdıklarını meydana çıkarmıştır." (s.131)
Bunlar, nasıl 'vasıflar'? Şöyle:
"Uzun boylu, uzun, beyaz simalı, düz ve kemerli ince burunlu, muntazam dudaklı, çok kere mavi gözlü ve göz kapakları çekik olarak değil, ufki açıları 'Türk', beyaz ırkın en güzel örneklerinden biridir." (s.159)
Günümüzde de zaman zaman 'kafatasçı' deyimi geçer. Bunu daha çok 40'larda tutuklanan ırkçıların ideolojisini anlatmak üzere kullanırız. Ama 30'larda resmi görüş de böyleydi. Reşit Galip bu konuyu da enine boyuna araştırmış:
"1) İlk Anadolulular: bariz mezosefal kafa, alın iyice neşvünema bulmuştur. Burun dardır...
2) İkinci tabaka insanlar tipik brakisefaldirler..."
Tarih, kafatası tiplerine göre, öyle 'tabaka tabaka' uzayıp gidiyor.
Bu oturumu Reşit Galip şu sözlerle kapatır:
"Darülfünunumuzun (iki yıl sonra kapatılacak), muallim mekteplerimizin, liselerimizin, ortamekteplerimizin muhterem, güzide okutucuları: Hakikat sizce ve bizce sabittir. Her asil manada cevheri tükenmez Türklük kanı taşıyanlar, bundan şüphe edemezler... Sizlerin ve elinizden yetişecek beynelmilel Türk tarih otoritelerinin bilgi ve irşat şimşekleri Türk tarihine asırlardır katran yağdıran yerli ve yabancı taassup bulutlarını paralaya paralaya dağıtacak, Türk tarihi Ergenekon'dan çıkacaktır..."
Burada ırkçılık yoksa ne var, bilemiyorum. Hepsi bugün de devam ediyor. Ben de biraz daha devam edeyim, yarına.