'Irk'ımızın tarihi

1932'deki Türk Tarih Kongresi'nin nasıl bir ırkçı zemin üstünde cereyan ettiğini anlatıyordum.

1932'deki Türk Tarih Kongresi'nin nasıl bir ırkçı zemin üstünde cereyan ettiğini anlatıyordum. Buna biraz daha devam edelim. 'Bilim adamı' sıfatıyla burada konuşan bu kişilerin varmaya çalıştıkları bir hedef, birkaç yıl sonra 'Güneş-Dil Teorisi' adını alan görüşe uygun olarak, dünyada kurulmuş bütün medeniyetleri, deniz kuruduğu için Orta Asya'yı terk eden Türklerin kurmuş olduğunu ispatlamaktır.
Hasan Cemil Bey anlatır: "Mesela Ege medeniyeti, Küçükasiyada yerleşen ve inkişaf eden Eti medeniyeti, Tuna yalılarımızdan Akalarımızla akıp gelen İskit medeniyeti, Mezopotamya'da büyük mihrakını kuran Sümer medeniyeti ve Delta'da başlayarak, Nil'in çağlayanlarına yükseldikten sonra.. Akdeniz sahillerini aşan.. Mısır medeniyeti.. birbirine bağlıdır.
Zincirin iki ucu ise halkalarının dövüldüğü Altay'ın demir ocaklarındadır. (Alkışlar)." (Aynı yerde, s. 201)
Profesör Yusuf Ziya Bey de Mısır mitolojisinde 'İsis', 'Osiris', 'Horus' gibi adların Türkçe olduğunu kanıtlamaya çalışır: "Filhakika Ptah, Türkçe'de büt kelimesidir ki mavi yani gök demektir." (253)
Konuşanların çoğu için 'kafatası' en önemli konudur. Kazanlı Sadri Maksudi anlatır: "Biz, beşeriyet içinde medeniyetin intişarına hizmet eden ırk, Ortaasiyadan neşet eden bugünkü Türklerin selefi olan ırktır, bu ırkın mümeyyiz vasıflarından biri brakisefallıktır, diyoruz. Çok kuvvetli ilmi esaslara istinat eden bir fikir, ilk defa olarak biz Türkler tarafından ileri sürülmektedir. Fakat istinat ettiğimiz esaslar Avrupa âlimleri tarafından dahi kabul edilmiş esaslardır."
İlginç -ve tipik- bir biçimde, 'Medeniyeti biz yarattık' böbürlenmesiyle birlikte, Avrupa'ya, 'Biz de sizin gibi beyazız! Sakın bizi sarı sanmayın!' dilekçesi gönderilmektedir.
İnanılması gereken doğru teoriyi bildirmek üzere orada bulunan Reşit Galip 'alpen' olduğumuza karar vermiştir: "Boy itibarile Alplı tip ortadan yukarıdır. Gözlerde Mongoloit çekikliği yoktur..." bu tipin de Avrupalılarla kardeş veya ona yakın akraba olması gerekmektedir.
'Merkezi Avrupa'nın faik unsurunun Asiya kıtasından gelen muhacirler olduğu ve bunlarla Anadolu'nun brakisefal halkı ve Türkistan havalisinin açık renk derili Türkçe ve Hindü-Avrupai dil konuşan ahalisi arasında ehemmiyetli bir mutabakat ve benzerlik olduğu çoktan beri tanılıyordu." (a.y., s. 110)
Antropoloji hocası Şevket Aziz Kansu da kafatası anlatır: "... kafa ilminde bazı muayyen kuturlar vardır. Bu kuturlar fiziko-şimik âmillere bağlı hayatın uzvi tekamülündeki determinizmanın ifadesi olmak itibarile biyolojik, rasik bir kıymet arzederler." (s. 271) Hitler'in 'bilim adamları'ndan hiç geri kalmayan bu yaklaşımıyla Kansu şunları da söyler: "Avrupai tip dediğimiz bu tip nereden gelmiştir? Bunu Avrupaya mı bağlıyacaksınız? Yoksa Avrupayı ona mı? Tereddütsüz cevabını derhal verelim ki brakisefal Avrupa bize bağlıdır. (Alkışlar)."
Sonra, Atatürk'e hitap ederek konuşmasını bitirir: "Şimdi, kahraman irade ve büyük adam; sana hitap ediyorum... Sen bu uzviyet ve ırk tipini yaşamak iradesile yıkanacağı bir denize, manevi bir denize götürecek muazzam yolları hazırladın ve hazırlıyorsun... Seni Türk ilmi, Türk mütefekkiri namına şuurla ve samimiyetle selamlıyorum. (Sürekli alkışlar)." (a.y., s. 277, 278)
Kongrenin sonuna doğru Ağaoğlu Ahmet Bey bu konuyu formel eğitime bağlar: "... tarih mücerret bir ilim değildir. Tarih hayat içindir, tarih milletlerin, kavimlerin varlıklarını muhafaza etmek, kuvvetlerini inkişaf ettirmek içindir." (s. 605)
Fransa'dan örnek verir: Lavisse adında biri "talebede vatanpervelik hissini takviye edecek" bir eğitime ve buna göre yazılmış kitaplara ihtiyaç olduğunu söylemiş ve önermelerini ilgili bakanlığa kabul ettirmiştir. Bu vatanperverlik "Harbi Umumide Fransa'nın galebesine hizmet" etmiş (nedense ikinci savaşta edemedi)"... anlıyoruz ki Fransa'nın orta ve ilk mekteplerinde okutulan tarih tamamen objektif değildir. Bir gayeyi temin için okutulmuştur." Ve tabii, "Biz de aynı şeyi yapmalıyız" diyor Ağaoğlu: "Biz bu eserimizde, ta menşeinden itibaren kendi kavmimizi, kendi ırkımızı mihver ittihaz ettik. Ve bütün beşeri vakıalara o mihverin yanından bakıyoruz." (a.y., s. 606)
Şimdi anlaşıldı mı?