İş çok sürmedi

AKP hükümeti, dünya tarihi çerçevesinde olduğu gibi Türkiye tarihi çerçevesinde de olağandışı bir evrede kuruldu.

AKP hükümeti, dünya tarihi çerçevesinde olduğu gibi Türkiye tarihi çerçevesinde de olağandışı bir evrede kuruldu. Herhalde bunun da önemli bir rol oynadığı bir girişle, kurulalı henüz altı ayı bulmadan, 'karaya oturmuş' gibi görünüyor.
Şimdi 'ikinci tezkere' hazırlığındayız. Bunu Meclis'e vereceklerle Meclis'te buna oy verecekler kendi hazırlıklarını yaparken, bu sefer herhalde ciddi garanti alan Amerikan birlikleri harekete geçmiş, görev yerlerine intikal etmeye başlamışlar. İkinci oylama yapılmadan önce, durum biraz usule aykırı gibi görünse de, Genelkurmay, "ABD güçleri izin dahilinde ve kontrol altında çalışıyor" demiş. Eh, demek ki sorun yok.
Genelkurmay'ın asıl önemli açıklamasından sonra hükümet, hükümet olarak ne yapması gerektiğini anladı. Medyamıza yön veren tecrübeli kişiler de, bunu anlamalarında onlara yardımcı oldular, oluyorlar. Böylece, 'uluslararası' olanı ufukta görünmese de (ve zaten hiç görünmeyecek), 'meşruiyet'in ulusal olanı sağlandı. Önemli olan da bu zaten. Ötekinin ne anlamı var?
Tam bu işler olurken, Kıbrıs konusunda da 'ulusal' bir mutabakat sağladığımız anlaşılıyor. Bunun anlamı, tabii, Annan Planı'nın reddedilmesi. Reddediliyor.
Hükümet, başlangıçta, bu konuda da acemiliğini, bilgisizliğini belli eden davranışlarda bulunuyordu. Bu davranışlarının bir aşamasında Rauf Denktaş'ın alındığı bile görülmüştü. O zamanda bir general Kıbrıs'a giderek ve Denktaş'a, 'Size hayranız' diyerek sorunu doğru mecraya oturtmuştu. Gene medyamızın tecrübeli kalemleri hükümete halt etmemesi gereğini hatırlatmış ve halt etmeme yollarının neler olduğunu göstermişlerdi. Irak savaşı patırtısının yanı sıra bu olay da kendi 'doğru'
mecraında ilerlerken, bugünkü gazeteler hükümetin bu konuda da uslandığını belli ediyor. Annan'a, 'Al planını, ne yaparsan yap' diyeceğiz. Meclis de Denktaş'ı ayakta alkışlamış.
Bu arada Avrupa Birliği'nden ne kadar uzaklaşıvermişiz, farkında mısınız? O birlikle biz, hafif akıntılı suda birbirine yakın duran iki kayık gibiyiz, ama o yakın duruşa dikkat etmedik mi, hemen birbirimizden açılıyoruz. Hele biri çaktırmadan küreği ters yönde iki oynattı mı, eni konu açılıyoruz. Ayrıca, kayıkların ikisinde de, bunu iş edinen ve herkes başka taraflara bakarken küreği öyle oynatıveren birileri var. Nitekim, arada bu işi de hallettik sanırım.
Avrupa Birliği'ne girmek de hükümetin azimle çalışacağını taahhüt ettiği alanlardan biriydi. Şimdi o taahhütten veya o azimden geriye ne kalacağını pek bilemiyorum ve çok bir şey kaldığını sanmıyorum. Hükümet, tekneyi fırtınadan çıkarmak için dümeni tutan bir kaptandan çok, kendi düşmemek için dümene tutunan bir kaptanı andırıyor.
Bunlar, hükümetin ve onu çıkaran partinin mi suçu? Olabilir; olmayabilir, bunlar çok da önemli değil sanki. Elbette hazırlıksızlık, dağınıklık gibi etkenlerden söz edilebilir. Ayrıca, en başta sözünü ettiğim gibi, oldukça zor bir konjonktürde iktidara geldiler.
Ama tabii, asıl sorun, yakın tarihimizde değişik vesilelerle sık sık söylendiği gibi, 'iktidara gelmemiş olmaları.' Türkiye'de halktan yeterli oy alıp Meclis'te çoğunluk oluşturmakla ve o çoğunluğa dayalı bir hükümet kurmakla iktidar olunmadığı herkesin çok iyi bildiği bir olgudur.
Bu olguda bugün de değişen bir şey yok. Olaya bu noktadan baktığımızda, AKP'nin bildiğimiz öteki partilerden önemli bir farkı kalmıyor. Olan fark, gerçek iktidarın gözünde meşruiyetlerinin daha da zayıf olması, dolayısıyla
işin onlar için çok daha zor olması.
Böylece, kısa sürede bu noktaya geldi. Bundan sonra, henüz sıra gelmediği için yolunmayan başka tüylerin de sırası gelecek ve karşımızda tanıdık tavuğu göreceğiz.