İş sosyolojisi

Sosyolojinin çeşitli alt dallarını ilgilendiren birçok konu var ki Türkiye'de bu alanlarda yapılmış bir çalışmaya hemen hemen hiç rastlanmıyor. Bu durumda, böyle bir konuda bir şey söylemek istediğinizde kişisel gözlemlerinizin ötesine pek gidemiyorsunuz.

Sosyolojinin çeşitli alt dallarını ilgilendiren birçok konu var ki Türkiye'de bu alanlarda yapılmış bir çalışmaya hemen hemen hiç rastlanmıyor. Bu durumda, böyle bir konuda bir şey söylemek istediğinizde kişisel gözlemlerinizin ötesine pek gidemiyorsunuz.
Geçen gün 'şiddet' üstüne yazdıktan sonra 'kumanda toplumu' diye bir kavrama başvurmuştum. Şimdi birkaç gün bu kavramla ne söylemek, nereye varmak istediğimi açmaya çalışacağım.
Bunun için ilk söyleyeceğim söz, yukarıda belirttiğim gibi, bir kişisel
gözleme dayanıyor ve sosyolojik incelemesi (ya da benim bildiğim bir incelemesi) yapılmış bir konu değil.
Gözlem şu: bizim toplumda insanlar hiyerarşik diye tanımlanabilecek bir ilişki içinde iş yapmaya alışıklar; ama eşit ilişki içinde nasıl davranacaklarını pek bilemiyorlar.
Bunun bütün dünyada böyle olduğunu söyleyebiliriz belki. Çünkü ne olsa 'iş tanımı' diye bir şey, 'işbölümü' diye bir şey var. Her yerde, her işte, kimin neden, işin ne tarafı ve ne kadarından sorumlu olduğunu baştan belirlemek, işin daha iyi yapılmasına katkıda bulunur.
Yalnız bu gibi konulara girdiğimizde, çok zaman, bazı ince nüanslar, bazı küçük derece farkları üstüne konuşuyoruz demektir. Evet, dünyanın her yerinde bunlar geçerli olabilir, ama ülkeden ülkeye, bölgeden bölgeye ufak tefek farklar da olabilir. Böyle bir çerçevede, bu ülkede insanların eşit olarak bir işi yerine getirmekte zorlandıklarını hayatım boyunca gözlemlemek durumunda kaldım. Bu gözlem, kafamı kurcalıyor: Niçin böyle?
Ne yatıyor olabilir bunun arkasında?
Bu noktada belki bir şeyi daha açmak gerekiyor: 'Hiyerarşi içinde çalışmaya alışık' demiştim. 'Alışık' olmak ille de bunu seviyor olmak değil. Nitekim, pek öyle sevenini de görmedim. Genel eğilim, herkesin içindeki patronundan, şefinden, yani 'üst'ü kimse ondan şikâyet etmesidir. Ama aynı zamanda 'alışık'tır. Önemli olan bu: sevse de, sevmese de, durumdan hoşnut olsa da, olmasa da, ne yapacağını, nasıl davranacağını bilir.
Sanırım buna ve neredeyse yalnız buna alışık olduğu için öteki durumda, yani bir işin nasıl yapılacağına eşit ilişki içinde karar vermek durumunda kaldığında, birdenbire, 'bilinmeyen bir arazi'ye ayak basmış gibi olur. Bir iş yapılacaksa, biri 'Bu iş böyle olacak' demeli. Bunu diyecek olan bensem, çok iyi, her şey yolunda. Yok ben bunu diyecek olan değil de, dendiği zaman yapacak olan kişiysem, bu o kadar iyi değil. Değil ama tanıdık bir ilişki içindeyim ve nasıl davranmam gerektiğini biliyorum.
Ama kimin kime komut vereceği belirlenmemişken, 'Şimdi şu işi nasıl yapacağız?' ilişkisi içinde kendimizi bulduğumuzda, burada nasıl davranacağız?
'İş' ile 'komut' arasında mutlak bir bağlantı kurduğumuzdan mıdır, nedir, kimin komut vermesi gerektiği belli değilse, işin kendisi de belirsizleşiyor. 'Eşitlik' durumunda, gene kişisel gözlemlerime dayanarak söylüyorum, başvurulan ilk çare, tarafların kendilerini 'üst' konumuna getirmeye ve bunu öbür tarafa kabul ettirmeye çalışmaları oluyor. Biri bunu yapar, öbürü de razı olursa, mesele yok. Ama ikisi birden aynı şeyi yapmaya kalkışınca tabii hır çıkıyor.
Bunun sonucunda, kimi tanımlı, kimi de tanımsız, ama hiyerarşik ilişkilerin belirleyici olduğu bir sistemde yaşıyoruz. Bu 'dikey' denilir ilişkilerden aslında hoşlanmıyoruz, ama bunların dışına, 'yatay' ilişkilere geçtiğimiz zaman da nasıl davranacağımızı bilemiyoruz.