İsa ile Musa ve Türkiye

Irak'ta savaş yaklaşırken, Türkiyede durumu tartışanlar, Türkiye'nin bu savaşta etkin olarak bulunması ve hiçbir şekilde yer almaması gerektiğini savunanlar olmak üzere, net biçimde farklılaşan iki kümeye ayrılmışlardı.

Irak'ta savaş yaklaşırken, Türkiyede durumu tartışanlar, Türkiye'nin bu savaşta etkin olarak bulunması ve hiçbir şekilde yer almaması gerektiğini savunanlar olmak üzere, net biçimde farklılaşan iki kümeye ayrılmışlardı. Şimdi savaş başladı ve Türkiye kendisi bir yere gelmiş olmaktan çok kendini bir yerde buldu. Bildik metafora başvuracak olursak, cehennemde değiliz, ama cennette de değiliz. Araftayız herhalde.
Dolayısıyla durumdan kimse memnun değil.
Hükümet, 'gündeme hâkim' olduğunu ilan ediyor, ama buna da kimsenin inandığını sanmıyorum.
'Ne İsa'ya, ne Musa'ya yaranmak', 'İki cami arasında bi-namaz' gibi çeşitli deyimlerin anlattığı durumdayız. İş bu durumu değerlendirmeye geldiğinde herkesin söyleyeceği türlü sözler var elbette, gazetelere göz gezdirildiğinde bunlar görülüyor. Ama durumun bu durum olduğuna dair pek bir görüş ayrılığı yok.
Başlayan savaşa, 18 Şubat veya 18 Mart 2003'te değil, 12 Eylül 2001'de de karşıydım. Aslına bakarsanız, Bush'un başkan seçildiği tarih olan Ocak 2001'de de karşıydım. Çünkü Bush gibi insanların Amerika'da temsil ettikleri ve sözcüsü oldukları zihniyete karşıyım; doğal olarak, Amerika'nın dünyada oynadığı belirleyici rolün bu zihniyet güdümünde oynanmasına karşıyım. Ocak 2001'de yerine yerleşen George Walker Bush bu zihniyetle ilgili tasavvur edebileceğim en kötü senaryoyu (isterseniz
'kâbusu' diyelim) yürürlüğe koydu.
Dolayısıyla, savaşın olmamasını öncelikle isteyen, bunun mantıki sonucu olarak Türkiye'nin burada yer almaması gerektiğini savunan biri olarak,
'kendi geldiği değil, kendini bulduğu yerde'ki durumuyla Türkiye'den niye memnun değilim, bunu açıklamaya çalışacağım. Ama zaten 'kendini bulduğu' derken bunun anahtarını da vermiş oldum.
Sorunun ciddi biçimde gündeme oturmasıyla birlikte, Türkiye, hep izlediğimiz ve bildiğimiz, yeniden yorumlanması gereksiz, yılankavi manevralara girişti. Bu süreçte, sorumlu kişilerden yalnız 'Türkiye'nin çıkarları'nı dinledik: 'Savaştan ülkemizin göreceği zararın giderilmesi...' 'Kuzey Irak'ta doğacak boşluktan çıkacak...' falan filan. Pazarlık, tezkere derken olay bilindiği şekliyle bir sonuca ulaştı.
Bu sonuca göre savaşa 'etkin' biçimde girmiyor, savaşta önemli bir rol oynamıyoruz. Ama bu, benim gibi savaşa karşı tavır almış olanları mutlu ediyor mu? Elbette ki, hayır. Çünkü belki daha da onur kırıcı bir biçimde işin içindeyiz ve küçük hizmetler sunmaya devam ediyoruz.
Açıkça 'Savaşa kesinlikle karşıyız' demedik (savaşa karşı olmanın dayanması gereken değerlere dayanarak ve bunları öne çıkararak).
"Amerika'nın bu savaşı zorlaması herhangi bir haklılık temelinden yoksundur" demedik (bu konuda söz edenlerimiz, "Amerika haksızdır ama güçlüdür, yanında yer almalıyız" dedi). "Birleşmiş Milletler'i hiçe sayarak çiğneyen bir girişimin içinde olunmamalıdır" demedik (Cumhurbaşkanı dışında).
Dolayısıyla, bu olayın kesin biçimde ikiye ayırdığı dünyada, bunları söyleyen 'camia'nın dışında kaldık.
'Bunları söyleyen camia' kim? Ön planda Fransa ve Almanya, ayrıca Rusya ve Çin... Bunlar, her fırsatta andığım 'insanlık değerleri'ne çok düşkün yönetimlerin önderliğinde ve o değerler için mi böyle davranıyor. Sanmıyorum. Bunu ayrıca ele alacağım ama herhalde 'reel-politik' hepsinin davranışında değişen dozlarda rol oynuyor.
İkinci, somut olarak daha can alıcı konu, bunlardan Almanya ve Fransa'nın, Irak davası böyle akutlaşmadan az önce AB içinde Türkiye'ye karşı takındıkları tavır... Onlar bizi itmedi mi? Onların o sırada oynadığı rol bizi bu dar alana sıkıştırmadı mı? Galiba, evet, öyle oldu. Ve sonuç olarak, Irak'ta savaşa farklı tavır almış olsak, onların bu tavrı değişecek
miydi? Muhtemelen hayır. Ama bu ikincisi daha karmaşık konulara girmeyi gerektiriyor. Çünkü buradaki sorun, Irak konusu kapıya geldiğinde alınacak tavırla sınırlı bir sorun değil. Nasıl bir ülke olduğunla ilgili bir sorun. Buna devam edelim.