İsviçre maçı

Son İsviçre maçıyla birlikte Türkiye Milli Futbol Takımı'nın Dünya Kupası'ndan elendiğini herkes biliyor ve söylüyor.

Son İsviçre maçıyla birlikte Türkiye Milli Futbol Takımı'nın Dünya Kupası'ndan elendiğini herkes biliyor ve söylüyor.
Ama maçın öncesinde ve sonrasında olanlarla milli takım falan değil, Türkiye'nin kendisinin, dünya medeniyet yarışmasında elenmenin eşiğine geldiği, bilinse de pek fazla söylenmiyor.
Gene de, beklenmedik ve olumlu bir gelişme gözlemleniyor. Bu felaketin içinde Türkiye basını, 'heyet-i umumiye'siyle, olumlu bir rol üstlendi. 'Yaptığımızın üstünü örtelim', 'Biz yapmışsak zararı yok' tavrına girmedi. Girenler elbette var. Bunu egemen kılmak için her türlü çabaya giren, gazeteler veya televizyon kanallarında görüntülerin yayımlanmasını engellemeye çalışan birileri olduğunu, gözümle görmüş gibi tahmin ediyorum. Ama şu anda olanlar onların istedikleri değil. Dün gazetelere bakarken ilkin Hürriyet'te madalyonun bu yüzünün sinyalini görmüştüm. Bugün bütün ciddi gazetelerde aynı tavrın yayılarak ve derinleşerek devam ettiği gözlemleniyor. Bu çok iyi bir şey.
Kısaca şu konuyu aradan çıkaralım: 'Onlar da şöyle şöyle yaptı' mazeretinin herhangi bir geçerliliği yoktur. Yapmış olabilirler, yapmışlardır! Burası beni ilgilendirmiyor. Ülkeme bir futbol takımı maç yapmak üzere konuk geliyor. Ben kendi davranışımdan sorumluyum. Burada bulundukları sürece nesnel kuralların ve centilmenlik ahlakının dışına çıkacak herhangi bir muameleye maruz kalmadan buradan ayrılıp gitmelerini sağlamaktır sorumluluğum. Bunu yaptığım zaman ancak, 'Onlar şöyle şöyle yaptılar' diye konuşma hakkını elde ederim. Onların yaptığından beterini yapmışsam, stadyumda olanlar bir yana, havaalanında, pasaportta, gümrükte, otobüste, resmi görevliler eliyle dediğim o kuralları çiğnemişsem, o zaman da sınıfta kalırım.
Bunlar hepsi gerçekleştiği için de zaten toplumca o noktaya geldik. Bunlar gerçekleşti, çünkü bu memlekette her durumda, her olayda böyle davranmayı bir 'refleks' haline getirmiş azımsanmayacak sayıda insan var. Ama sorun bunların sadece 'var' olmalarından ibaret de değil. Onların 'var' olmasını ve çoğalmasını teşvik edenler de var. Asıl sorun da burada. Her durumda 'aktör' olarak yer alanlar aynı kişiler olabilir veya olmayabilir -adamları tanımadığım için bu konuda bir söz söyleyemem. Zaten bu çok önemli de değil: 'aktörler' olaydan olaya değişebilir ama 'rol' değişmiyor, rolü oynama 'tarzı' değişmiyor. Erdal İnönü'ye veya İsviçreli futbolculara yumurta atılıyor. Birileri atıyor, birileri bunun 'medeni' bir davranış olduğunu savunuyor. Adamların yapabilecekleri ve aslında yapmayı çok isteyip de o kadarına izin verilmediği için yapmadıkları şeyleri düşündüğümüzde, biz de bu 'medeniyet' biçimine razı oluyor, 'Bu kadarına da şükür' diyoruz.
Bu adamlar bizim bildiğimiz Türkiye'de yetişmiş adamlar. Onları böyle yetiştiren ocakların, mekanizmaların ne olduğunu da aşağı yukarı biliyoruz.
Ama şimdi Türkiye bu ocakları, mekanizmaları bir kenara bırakmak, değişmek, bu ocakların görüş ufku içinde olmayan yeni bir Türkiye olmak durumda. 'Olmak ya da olmamak' kendi elinde. Olmak istedi ve bunun kararını verdiyse, bunun hangi değerlerle ve ne türlü insanlarla olacağı da belli.
Şu olayda basın olanı olduğu gibi söyleme ahlaki kararını vermek ve uygulamakla, Türkiye'yi dediğim o 'elenme' eşiğinde omzundan tutup geri çekti. Aynı zamanda, bundan çok daha önemli olaylarda da nasıl davranmak gerektiğinin bir örneğini vermiş oldu. Kendi verdiği örneğin arkasını getirmek veya getirmemek de onun elinde.