İzlenmek

AKP iktidarının bir yararı, medyamızda ne kadar işçi dostu, insan hakkı dostu, hukuk devleti dostu, demokrasi dostu insan olduğunu (saydığım maddelerin sonuncusundan o kadar emin

AKP iktidarının bir yararı, medyamızda ne kadar işçi dostu, insan hakkı dostu, hukuk devleti dostu, demokrasi dostu insan olduğunu (saydığım maddelerin sonuncusundan o kadar emin olmamakla birlikte) bize göstermesi oldu. Ne kadar çok yazarımızın işçilerin 1 Mayıs’ı Taksim Meydanı’nda kutlamasını istediğini görmek şüphesiz sevindiriciydi. Şimdi, bir Anayasa Mahkemesi üyesinin bir ‘izlenme’ ve ‘dinlenme’ kurbanı olduğu şüphesi üstüne medyamız gene yekvücut, göz yaşartıcı bir demokrasi cephesi, demokrasi savunması.
Epey uzun zaman geçti üstünden, Öcalan davasının karara bağlandığı günlerdeydik. Birkaç arkadaş, bu olayın geçtiği günlerde Doğu’da dolaşmanın akıl kârı olmadığını akıl edemeyen bir safdillik içinde, oralara bir hayli sükûnet geldiğini düşünerek, Mardin’i, Diyarbakır’ı, Hasankeyf’i içeren bir geziye çıkmıştık. Mardin, Midyat, Süryani manastırları filan, başladık. Başlar başlamaz da, bir ‘refakat’ ekibi, daha doğrusu, birçok ‘refakat ekibi’ ile birlikte gezmekte olduğumuzun farkına vardık.
‘Refakat’ başından sonuna davam etti. Osman Paksüt, izlendiğinin farkında olduğunu söylüyor. Biz de farkındaydık. Çünkü izleyenlerin, izlediklerini fark ettirmemek gibi bir kaygısı -anlaşılan- yoktu. Hatta, benim izlenimim, tersine, fark edilsin istiyorlardı. Bunun da -izlenene-
vereceği bir mesaj vardır herhalde.
Hasankeyf’te varlıkları iyiden iyiye sıkıcıydı. Dar ve sıkışık denebilecek mekânlarda bu kadar fazla ‘emniyet’, sıkıcı oluyor. Batman’dan Diyarbakır’a giderken de kendilerini gizleme yolunda herhangi bir çabaları yoktu. Biz önde, onlar arkada, öylece gittik. Diyarbakır’da Ulucami’yi gezerken filan, gene ortadaydılar, her yerdeydiler. Dönünce birine çarpma derecesinde, burnumuzun dibindeydiler.
Ama en komik iş, dönüşte oldu. Bir
yerlerden otelimize geldik, eşyamızı alıp
havaalanına yollandık. Arkadaşlarla vedalaşmadan uçağa bindik. Havalanınca, bir şeyler okumak isteyip elimi çantama attım. Ne olduğunu bilmedğim bir tomar kâğıt değdi elime. ‘Ne bu?’ diye çıkarınca adamakıllı şaşırdım: Ortaokul düzeyinde bir din dersi yazılı sınavının kâğıtları!
Artık, ‘yanlışlıkla’ mı diyeceğiz, ‘bile bile’ mi diyeceğiz, ne diyeceksek, belli ki izlenen başka bir adamın çantasından çıkan evrak benim çantama girmişti.
Bu öğretmenlik mesleği tuhaf bir şey- insanın içine işliyor olmalı. Böyle bir tomar bulunca, ilk iş, hepsini okudum. Okudum ve doğrusu çok kötü, çok zayıf buldum! İsa’yı Musa’dan ayırt edemeyen çocuklar! Ortaöğrenimin nerelerde gezindiğini zaman zaman gözlemliyor ve şok geçiriyoruz. Bu da böyle bir olaydı.
Neyse, İstanbul’a gelince bu olanları yazdım. Hatta sınav kâğıtlarını kaybetmiş meslektaşıma da mesaj gönderip elime bir adres geçerse kâğıtları oraya yollayabileceğimi yazdım. O ‘meçhul öğretmen’den cevap gelmedi. Ama başka hiç kimseden de çıt çıkmadı.
Çünkü herhalde “Niçin Murat Belge’yi izliyorsunuz? Niçin çantasını karıştırıyorsunuz?” denemez; denmesi mantıklı bir şey değildir. Bunun denmesi mantıklı değildir, çünkü böyle insanların izlenmesi vaciptir (Şu dünya kamuoyu denen başbelası şey olmasa ‘katli vacip’ de olur, ama işte, kahpe felek). İzlenmemiş olsa, o zaman oradaki o polisleri cezalandırmak, oraya buraya sürmek gerekir.
Şu bir tane Mardin-Diyarbakır anısı anlattım diye bütün izlenme deneyimimin bu olduğunu düşünmeyin sakın. Bütün sosyalistler, yıllarca, izlenmişizdir, dinlenmişizdir. Bunun böyle olduğunu da bu memlekette zaten bilmeyen yoktur. Ama ‘yazma’, ‘söyleme’ zamanı.. o başka konu.