Japonya modeli

Yazmaya hazırlandığım bir kitap için bugünlerde epey yoğun bir biçimde Japonya hakkında bir şeyler okuyorum. Böyle olunca, zaman zaman Japonya üstüne bu sütunda bazı yazılar karalamam da doğal.

Yazmaya hazırlandığım bir kitap için bugünlerde epey yoğun bir biçimde Japonya hakkında bir şeyler okuyorum. Böyle olunca, zaman zaman Japonya üstüne bu sütunda bazı yazılar karalamam da doğal.
Bu minval üzere, 20. yüzyılın başında, özellikle 'Jön Türk' kategorisinden Osmanlı aydınları açısından, Japonya'nın ne kadar önemli bir model olduğu konusu üzerine düşünüyorum. O günden bugüne, Ziya Gökalp'in 'medeniyet beynelmilel, hars (yani 'kültür') millidir' tezi Türkiye'de geçerli olmuştur. Bugün dahi bu iddiayı reddetmek veya çürütmek üzere ciddi bir şey söylenmiyor, yazılmıyor. Daha önce de değindiğim gibi aslında 'patent'i Almanya'da olan bu düşünce ile kendinizi donatmışsanız, Japonya'nın size bir 'model' olarak görünmesi de doğallaşır.
Çünkü Japonya 17. yüzyıl başında sınırlarını yabancılara kapattı ve yaklaşık 250 yıl sürecek bir 'mutlak izolasyon' dönemine girdi. Bu süre boyunca dışarıdan kimse Japon topraklarına ayak basamadı ve hemen hemen hiçbir Japon da başka bir ülkeye gitmedi. Bugün Türkiye'de böyle bir durumu bir çeşit cennet rüyası olarak hayal edecekler vardır. Ama önce coğrafyamız, sonra da tarihimiz bize böyle bir cenneti nasip etmedi. Gene de, her türlü fiziksel temas ve ilişkiye rağmen, kendi 'kültür'ümüzü 'ecnebi' saldırılarına karşı korumak için elimizden geleni yaptık.
Japonya'da Tokugava Şogunluğu'nun yıkıldığı ve Meici İmparatorluğu'nun başladığı yıl 1868'dir. Bu bakımdan, ulus-devlet kurmakta Japonya'nın Almanya ve İtalya'dan dahi birkaç yıl daha çabuk davrandığı söylenebilir. Amiral Perry'nin tehditle izolasyonu kaldırdığı 1850'lerden beri Japonya'da tartışılan en önemli konu buydu: izolasyona devam etmek mi doğru, yoksa bunu bırakıp Batı'yı öğrenmeli miyiz? Bu tartışma, Japon tarihinde sıkça görüldüğü gibi, tartışma düzeyinden fiziksel çatışma düzeyine de sıçramıştır. Yalnız, 'Batı'yı öğrenmeliyiz' diyenlerin 'Batı dostu' olmadığını bilmek gerekiyor. Bizim hikâyemizde de çok aşina olan bir biçimde, sorun, Batı'yı Batı'nın silahlarıyla yenecek duruma gelmekti.
Bu bağlamda, 1905'te Japonya'nın Rusya'yı yenmesi bizim milliyetçi yazarlarda, aydınlarda olağanüstü bir sevinç ve bir imrenme yarattı. Onlar Asya'ya gitmeye hazırlanıyorlardı bu tarihlerde ve Asyalı bir güç koca Rusya'yı yenmişti!
Bunlar böyle, ama Japon tarihinde neredeyse 'milat' gibi kesin ve keskin bir ayrım çizgisi var: İkinci Dünya Savaşı.
Bizim Meşrutiyet aydınlarının hayran olduğu ve sonraki kuşakların da örnek almaya devam ettiği, teknolojide uluslararası ama kültüründe katı bir biçimde ulusal olan Japonya bu savaşın sonunda bitti. Büyük bir yenilgiye uğrayarak bitti.
'Japon mucizesi' denilen büyük ekonomik başarı bundan sonraki Japonya'nın gerçekleştirdiği bir şeydir.
Ama bizler buradan Uzakdoğu'daki bu olaylara -bugün- bakarken, mucizeyi yaratan Japonya'nın dünyayla bütünleşmiş Japonya olduğunun ne kadar farkındayız? Bana, pek öyle farkındayız gibi gelmiyor -en azından bazılarımız...