Jeopolitik sohbetler

Epey bir zaman önceydi, haber kanallarından birinde gene Kıbrıs konusu tartışılıyordu. Tartışanlardan biri emekli korgeneral Suat İlhan, biri de emekli koramiral Atilla Kıyat'tı. Suat İlhan sözü alınca konuyu haçlıların Kıbrıs'ı fethetmesine, Kıbrıs'ın 'jeopolitik' önemine ve Türkiye'nin nefes borusu olmasına getirdi.

Epey bir zaman önceydi, haber kanallarından birinde gene Kıbrıs konusu tartışılıyordu. Tartışanlardan biri emekli korgeneral Suat İlhan, biri de emekli koramiral Atilla Kıyat'tı. Suat İlhan sözü alınca konuyu haçlıların Kıbrıs'ı fethetmesine, Kıbrıs'ın 'jeopolitik' önemine ve Türkiye'nin nefes borusu olmasına getirdi.
Dün, Genelkurmay Başkanı'nın benzer sözler söylediğini yazmıştım. O zaman da, Kıbrıs'ın 'stratejik' öneminin, 1974'teki harekâtın gerekçelerinden biri olmadığını yazmıştım. Ayrıca, 1571'deki 'Kıbrıs'ın fethi' kararının Osmanlı'nın gidişi üzerindeki yıkıcı sonuçlarına değinmiştim, ama şimdi oralara girmemize gerek yok.
Emekli korgeneral Suat İlhan genel olarak görüşlerini, geçenlerde, başkanlığını evvel-ahir Mustafa Başoğlu'nun yaptığı Türkiye Sağlık İşçileri Sendikası'nın yayımladığı bir broşürde dile getirdi. Broşür, 'Avrupa Birliği Üyeliği Atatürkçülüğün Sonudur' başlığını taşıyor. Burada 'sonu' nitelemesini 'mantıki sonucudur' gibi anlamayın, emekli general bunu, 'ölümüdür' anlamında söylüyor. Broşür, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne niçin (aslında o da belli: Atatürkçülük) girmemesi gerektiğini açıklamak için yazılmış.
Burada bence tutarlı bir durum var: Atatürkçü olmayı bu şekilde yorumlayan emekli korgeneral, doğal olarak Kıbrıs'ı da Avrupa ile hiçbir (dostane) ilişkisi olmayan Türkiye'nin 'jeopolitik' uzantısı olarak görüyor.
Ama Kıbrıs'ta önerilmiş ve şu anda tartışılan Birleşmiş Milletler çözüm tasarısını 'Türk'ü Anadolu'ya tıkma' projesi olarak değerlendiriyor, aynı zamanda AB üyeliğinin 'Atatürkçülüğün sonu' olmadığını, tersine Türkiye için doğru hedef olduğunu savunuyorsak, burada emekli korgeneralin tutarlılığını görmek güçleşiyor.
Galiba, Kıbrıs gibi somut bir konuyu bir süre, bir kenara koyup genel olarak 'jeopolitik' üstüne bazı şeyleri konuşmakta yarar var. Bu kavram her zaman bir 'tartışılmazlık' havası yaratmak üzere ortaya sürülür ve bir şeyin olmasını 'jeopolitik' gerektiriyorsa, bu noktada artık akan suların duracağı ima edilir.
Kavramın tarihçesine kısaca bir göz atalım, bu tarihçeler açıklayıcı olabiliyor. Zaten uzun boylu bir geçmişi yok, çünkü ilk olarak İkinci Dünya Savaşı öncesinde Nazi literatüründe ve Alman Wehrmacht'ında kullanılmış. Büyük Webster'de şöyle tanımlanıyor: "Stratejik sınırları, lebensraum'u, ırki, ekonomik ve toplumsal baskıları dünyanın alanı ve kaynaklarının yeniden bölüşülmesini gerektiren etmenler olarak vurgulayan Nazi yayılmacı doktrini."
Başlangıçta bu, ama böyle terimler dünyanın her yerinde askeri uzmanların hoşuna gittiği için başlangıcındaki bu 'Nazi' markasını artık taşımıyor. Her ülkenin kendi 'jeopolitik' teorisi olabiliyor artık.
Yaşadığımız çağda herhangi bir konuda 'fetva' verilecekse, bunu artık 'bilim' adına verme alışkanlığını edindik. İnsanları aç sefil bırakmamızı 'iktisat bilimi' emrettiği gibi, 'jeopolitik bilimi' de savaşları ve benzerlerini emredebiliyor. Ama bu 'bilim' lafı aslında dediğim gibi bir 'cila'dan ibaret aslında. Dolayısıyla öyle sanıldığı gibi 'sofistike' bir düşünce biçimi anlatmıyor. Normal olarak, 'Şurayı ele geçirsek iyi olur' diyeceğimiz yerde, 'Jeopolitik böyle gerektiriyor' dersek, söz daha şık olmuş oluyor.
'Jeopolitik'in, nesnel gözle bakıldığında, hayati bir çelişkisi var: Suat İlhan'ın dediği gibi, Kıbrıs'ın Türkiye için 'jeopolitik' önemini gözettik ve orada mevzilendik diyelim. Bu sefer oradaki mevzilerimizi tehdit eden bir başka nokta, hemen o anda, bizim denetimimiz altında değilse, Kıbrıs'taki 'jeopolitik' mevzilerimizi nasıl koruyacağız?
Dünya artık bu tür düşünceler ve onlara dayanan davranışların yıkıcı etkisinden kendini kurtarma mücadelesinde. Ama, işte, kolay değil kurtulmak.