Kaba kuvvete tapınma

'Şimdiki zaman' karşımıza yeni yeni olaylarını yığarak geleceğin içine doğru kaçtıkça, geride bıraktığımız zamana, geçmişe bakmayı seviyorum.

'Şimdiki zaman' karşımıza yeni yeni olaylarını yığarak geleceğin içine doğru kaçtıkça, geride bıraktığımız zamana, geçmişe bakmayı seviyorum. Çünkü hayatı bundan daha tanıdık ve anlaşılır kılan bir şey yok. Olaylar kendileri hiçbir zaman aynı değil; kombinezonları, bileşimleri hep farklı. Bu bakımdan, tarihin aynasında görünen olayla şu anda ortaya çıkanın tıpkısı olmuyor. Gelgelelim, olayları sarmalayan değerler, ahlaki seçmeler vb. o kadar çabuk değişmiyor. Bunları gözlemek her zaman ilginç ve anlamlı.
Örneğin, Birinci Dünya Savaşı öncesinde, bu ülkede, savaşa ilişkin, 'entelektüel' düzeyde, neler söylenmiş? Yazıya geçmiş çok bir şey yok aslında. Olan birkaç şeyden birini Tekinalp yazmış (yani, herkesten koyu bir Türk milliyetçisi ve Turancı kesilen bu son derece ilginç Yahudi aydın, Moiz Kohen): 1914'te yayımlanan kitabının adı, 'Türkler Bu Muharebede Ne Kazanabilirler?' Osmanlıcı ve İslamcı ideolojileri artık tamamen terk etmemiz, yayılmacı bir Turancılık politikası izlememiz gerektiğini söylüyor. Tabii bunun en iyi Almanya ile birlikte yapılacağı kanısında. Zaten bu kitabını Almanlar da beğenmişler. Bir yıl sonra Almancaya çevirmişler. Daha sonra İngilizceye de çevrilmiş. Onlar da herhalde. Türk ırkçılığının nasıl bir şey olduğunu gördüler.
Savaşın sonucu Tekinalp'in beklentilerine uymadı. 'Türklerin ne kazandığını' hepimiz biliyoruz.
Bugüne tarihin yardımıyla bakmanın hoş taraflarından biri de bu, benim için. Her zaman 'kaba kuvvet'in kazanmadığını, insani değerlerin uzun vadede kendilerini koruyabildiğini görüyoruz. Ama tarihin bence geçerli olan bu dersi herkes için geçerli değil. Hatta, 'kaba kuvvet'ten bakanların her zaman çoğunlukta olduğu da söylenebilir.
Türkiye'de de böyle oldu. Savaştan, ardından da Kurtuluş Savaşı'ndan sonra, Türkiye'de ideolojik ortama egemen olan yazar-çizerler, Avrupa'nın liberal değerlerinden nefret eden Türk milliyetçileriydi.
Mussolini'yi çok beğeniyor ve İtalya'nın toplumsal değişim programını takdirle izliyorlardı. Mahmut Esat, Yunus Nadi, Şükrü Kaya, Recep Peker, Falih Rıfkı hep böyle adamlardı. Tabii bu milliyetçiliğin rengi gitgide koyuluyor, sonunda bildiğimiz faşizme de varıyordu. Dönem, ırk ve kan ilişkisinin tartışılmadığı, kafataslarıyla ölçümler yapılan dönemdi.
İkinci Dünya Savaşı sırasında da 'Türkler bu muharebede ne kazanabilirler?' sorusu çok canlıydı. Milliyetçi ve ırkçılar, çok şey kazanacağımızı düşünüyorlardı gene. Ve gene bunun yolu Almanya'nın yanında olmaktı. Bugün Amerika'nın göründüğü gibi parlak ve güçlü, dediği dedik derecede kararlıydı Almanya. Şu halde onun yanında savaşa girecek, Sovyet komünizmini ezecek, 'esir Türkler'i birlikte kurtaracaktık.
O zamanın koşullarında, hükümet tarafsızlığını bozmamakta oldukça kararlı olmasına rağmen, 'medya'da Almancı sesin daha gür çıkmasına aldırmıyor, hatta bunu teşvik ediyordu. Bozkurt da yazıyordu: "Ey tarihin bu büyük gün için seçtiği İnönü' Türklüğün mukaddes istiklali için kanımızı dökmeye hazırız! Bütün Türklük senin işaretini bekliyor!"
Ama yalnız Bozkurt ve benzerleri değildi bunu söyleyen, Nadir Nadi 1940'ta birkaç kere açıkça Almanya'nın yanında savaşa katılmanın bizim için en iyi politika olduğunu yazmıştı.
Bu arada, başta Hüsnü Erkilet ve Ali Fuat Erdem, çeşitli Türkçü emekli generaller Von Papen'le toplanıyor, Rusya'da kurulmuş Alman hatlarını geziyor, Hitler'le görüşüyor ya da Romen Nazi örgütü Demir Muhafızlar'la ilişki kuruyorlardı.
Ama İnönü tarafsızlık politikasını başarıyla sürdürdü. Aynı çevreler bunun için de 'milletin erkekliğini öldürdü' demekten geri durmadılar. Ne tuhaf, bugün de farklı kelimeler ve kavramlarla aynı ilkellikler dile getiriliyor.
Evet, tarihe bakmak iyi bir şey. Kaba kuvvete tapınmanın doruklara eriştiği ve bir kara bulut yarattığı zamanlarda özellikle faydalı, kaba kuvvetin, evet, 'kaba' ama o kadar da 'kuvvetli' olmadığını tarihten izlemek.