'Kabahat sende!'

Batı dünyasında Hıristiyan inancının -büyük ölçüde teori düzeyinde kalsa dahi- bir 'iç hesaplaşma' ahlakı yarattığını, bunun da, yapılan kötülüğü itiraf etmeye dayanan bir 'etik' anlayışını biçimlendirdiğini söylemiştim.

Batı dünyasında Hıristiyan inancının -büyük ölçüde teori düzeyinde kalsa dahi- bir 'iç hesaplaşma' ahlakı yarattığını, bunun da, yapılan kötülüğü itiraf etmeye dayanan bir 'etik' anlayışını biçimlendirdiğini söylemiştim.
Ama her 'etik sistemi'nin kendi ikiyüzlülük biçimlerini üreteceğini de ima etmiştim. Yani, 'Batı'da böyle bir anlayış oluşmuştur' demek, 'Batı'da herkes böyle davranır' demek değil.
Bu gibi değerleri içtenlikle benimsemek, çok zaman okuma yazmadan geçen bir formasyon gerektirir. Yalnız, şu bizim bir şekilde içine girmek ister gibi yaptığımız Batı dünyasında, çok zaman kâğıt üstünde kalsa da, böyle bir değer vardır -bunu bilmekte yarar da vardır.
Bizim kültürümüzde bunun bir benzeri bulunur mu? Buna bir düzeyde olumlu cevap verebiliriz, çünkü bu dünyada varolan bütün kültürlerde 'doğru söylemek' bir 'değer' olarak kabul edilir. İnsan hayatı bunun böyle olmasını gerektirir. Ama her kültür bunu kabul etse de, her kültür bunun hep böyle olmasını sağlayacak kurumları kurmamış, tedbirleri almamış da olabilir.
'Bizim kültürümüz' dediğim şey de bu son kategori içinde yer alır.
Ortadoğu'nun siyasi kültürü olsun, yüzyıllardır ona temel oluşturan İslam kültürü olsun, toplumda her şeyin düzenleyicisi olarak güçlü bir devleti, güçlü bir siyasi otoriteyi öngörmüştür. Şüphesiz, İslami öğretide bu böyle değildir. Her dinde olduğu gibi İslam'da da insanın Allah'a hesap vermesi, bu ilişkide içten ve dürüst olması başlıca görevi olarak konulmuştur. Ama toplumsal kurumlar ya da onların işleyişi bunu perçinleyecek bir biçim almamıştır. Dini ve dünyevi her türlü yetkiyi devlet elinde toplamıştır burada.
Böyle bir otorite bulduğu, tespit ettiği suçu, kabahati cezalandırır. Suçun, kabahatin, ister istemez, somut, dünyevi bir cezası vardır. Dolayısıyla, böyle bir ortamda yaşayan sıradan insanın sıradan, neredeyse içgüdüsel denilecek davranışı, bilerek, bilmeyerek, isteyerek, istemeyerek, her neyse, işlediği suçu saklamaktır. Suçlanıldığı zaman takınılacak tavır da 'inkârdan gelmek' diye adlandırdığımız, günlük hayatımızın sıradan bir parçası haline gelmiş tavırdır.
Bu, bu bölgenin, yüzlerce yıldan beri şekillendirdiği, içkinleşmiş bir davranış biçimi. Ama toplumların tarih boyunca karşılaştıkları durumlarda gösterdikleri ideolojik tavırların, benimsedikleri eylem biçimlerinin altında yatan ve onları belirleyen şeyler, bu köklü ve içselleşmiş alışkanlıklardır.
Onun için buralarda, bu bölgede, modern zamanlara geldiğimizde, pek çok şeyin gene bu köklü alışkanlığa dayanarak devam ettiğini görürüz. Onun için buralarda siyasi önderler, toplumsal hayatta şu ya da bu şekilde bir iddiası bulunanlar, 'Ben yanılmışım' diyemezler kolay kolay. Ama tabii olay onlarla, öne çıkmış adamlarla sınırlı değil. Sokakta iki araba birbirine çarpınca bundan sorumlu iki sürücünün de, 'Ben şu hatayı yaptım' demesi mümkün değildir. Çarpan belli olsa da, o, sonuna kadar, 'Sen şöyle şöyle yaptın, onun için çarptım' diye bağıracaktır.
Onun için bu toplumlar anlaşmazlıkları kendileri çözemez; isteyerek veya istemeyerek kabul ettikleri 'otorite kurumları' müdahale edinceye kadar, kavgaya devam ederler.