Kahraman-hain diyalektiği

Vahdeddin'in 'ihaneti' tartışması, gerçekliğin yararlı olanıyla olmayanı ayrımını gündemimize getirmekten başka, gene bize özgü bir düşünce alışkanlığını ön plana çıkardı: tarihi 'tek' adamlar üstünden düşünme alışkanlığı bu.

Vahdeddin'in 'ihaneti' tartışması, gerçekliğin yararlı olanıyla olmayanı ayrımını gündemimize getirmekten başka, gene bize özgü bir düşünce alışkanlığını ön plana çıkardı: tarihi 'tek' adamlar üstünden düşünme alışkanlığı bu.
Britanya'da uzun süre siyaset muhafazakâr Disraeli ile liberal Gladstone'un müthiş rekabetleri üzerinden yürümüştü. Aynı çizgileri savunanlar bugün de var. Ama bugün bir muhafazakâra 'Gladstone nasıl adamdı?' diye sorarsanız, herhalde 'hain' filan demez, bir liberale Disraeli'yi sorsanız o da onu harcamaz. Belki 'yanlışları oldu' türünden bir eleştiri katar, ama sonunda 'büyük adamdı', 'önemli adamlı' gibi bir yargı verir.
Bir Amerikalı Henry Clay'e sempati duyuyorsa Abraham Lincoln'a 'hain' demez ya da bunun tersi de olmaz. İkisi de önemli adamlardır, Amerika'ya çok yararları olmuştur diye düşünür.
Robespierre'e hayran bir Fransız büyük bir ihtimalle aynı zamanda XVI. Louis'ye hayran değildir (ona 'hayran' olmak epey zor, zaten). Buna karşılık XIV. Louis'yi çok beğeniyor olması kuvvetle muhtemeldir.
Epey bir zamandır, XVI. Louis'nin idamı hak etmediğini, öldürülmesinin iyi olmadığını söyleyen Cumhuriyetçiler var Fransa'da.
Biz Türkler, acaba 'diyalektik' düşünmeyi sevdiğimiz için mi, hemen karşıtlık yaratırız. Karşıtlığın bir tarafını temsil eden kişiden yana olmayı seçmişsek, öbür tarafa herhangi bir hoşgörümüz kalmaz. Onu hemen yok etmek gerekir. Böyle olunca da tarihte bir iyi çizgi, bir de kötü çizgi oluşur. İyi mutlak iyi, kötü mutlak kötüdür.
Vahdeddin gibi bir adamın 'iyi' bir adam olduğunu söylemek kolay değil. Ömrü boyunca bir zekâ pırıltısı göstermemiş, son derece ödlek bir adam. Üyesi olduğu hanedanın artık iyiden iyiye iflas ettiğini kanıtlamak üzere ortaya çıkarılmış bir örnek gibi. Bu aciz, perişan adamın ayrıca bir de 'hain' olması şart mı?
Nasıl bir koşullanmadır ki, 'Vahdeddin'in ille de hain olması gerekmez' diye bir söz söylenince, birileri, Atatürk'ün hücuma uğradığı kanısına varıyor. Demek öyle bir 'Atatürkçülük' tanımı yapılacak ki, Vahdeddin'in zavallı bir ihtiyar olduğunu söylediğiniz anda 'Atatürkçü' olmaktan çıkacaksınız -şu anda Bülent Ecevit artık 'Atatürkçü' değil yani.
Tabii Bülent Ecevit'in bu kanıya hangi gerekçelerle vardığını ve niçin şimdi söylemek gereğini duyduğunu bilemiyorum. Ecevit, bir tarafında Türklük olan bir devletin başına geçecek kişinin 'hain' olamayacağını düşündüğü için de söylemiş olabilir bunu.
Sonuç olarak, 'totaliter düşünce' alışkanlığının ürünüdür bu anlatmaya çalıştığım tavır. Bütün değerlerin açık ve net olduğu, doğrunun mutlak olduğu bir dünyayı öngörür. Yukarıda, başka ülkelerden örnekler verirken, Almanya'nın sözünü etmedim. Onlar da bizim gibidir çünkü. Yakın tarih denince, bir Büyük Friedrich vardır, bir de Bismarck. Onlara karşı çıkmış kişiler iyi filan olamaz.
Amerika'da Gerald Ford için unutulmaz bir espri yapmışlardı: 'Yürürken çiklet çiğneyemez' diye. Biz milletçe aynı anda üç şeyi de, beş şeyi de rahat rahat yaparız, hiçbirini şaşmadan. Ama rakip konumdaki iki adamı (kendi tarihimizdeyse) bir arada beğenemeyiz.
İkisi de tam milliyetçiyse, o zaman başka. Mustafa Kemal Sakarya'da yenilsin diye bekleyen Enver gibilerine kalbimizde yer var. Öyleleri karşısında hemen cömertleşiyoruz.