Kargaşa

Avrupa Birliği ve onun zorunlu kıldığı yapı değişimi, yani demokratikleşme,</br>Türkiye'yi karşıt rüzgârların estiği, çelişkilerin birbirini izlediği bir...

Avrupa Birliği ve onun zorunlu kıldığı yapı değişimi, yani demokratikleşme,
Türkiye'yi karşıt rüzgârların estiği, çelişkilerin birbirini izlediği bir toplum haline getirmeye devam ediyor. Her şeyin yansıdığı, yansımak zorunda olduğu medya, hele bazı günlerde, 'kafası kesilmiş tavuk' deyiminin anlattığı o çaresiz debelenmeyi akla getiriyor.
Konunun doğrudan konuşulamaması da bu şaşkınlığın artmasına yol açan etkenlerden biri. Örneğin, hayatını cunta bekleyerek geçirmiş biri, 'AB'ye girmeyin! Sonra cunta yapamayız!' diyemiyor; birtakım dolaylı sözlerle buraya varmaya çalışıyor. Sözgelişi, 'Hükümet irticayı getirecek, onun için müdahale etmeniz gerekiyor,' gibi bir argümana başvuruyor. Argümanın daha etkili olabilmesi için her gün yeni bir 'irtica girişimi' keşfediyor ve bu böyle sürüp gidiyor.
Cuma sabahı, bir gazetenin bir yanında Hülya Avşar'ın sözleri: 'Kızımla birlikte namaz kılarım!' Bu açıklama, onu halkının gözünde daha da aziz kılacaktır herhalde. Sayfanın başka bir noktasında, Münevver Arınç'ın Devlet Konukevi'nde 'tesettür defilesi' düzenlemesine CHP'den tepkiler anlatılıyor. Arınç, 'İlgim yok' diyor; manken 'Ben karşıyım' diyor, falan filan.
21. yüzyıldan iki buçuk yıl aldık. Dünya gene eşitsiz, gene dengesiz, her türlü ülke veya rejim var. Ama en azından bizim gözümüzü diktiğimiz ve bir şeylerine özendiğimiz ülkeler grubu içinde bizim gibi, sabah akşam dinle yatıp dinle kalkanı yok. 'İşte, o gerici dinciler yüzünden böyle!' diyecek bir durum da değil bu. Bunca yıllık 'laik Cumhuriyet'in durmadan dini ideoloji üretiyor olması bir sorumluluksa, kimse o sorumluluktan kolay kolay yakasını sıyıramaz. İkincisi, bir 'simgeler dünyası'nda yaşayıp olur olmaz her şeyi sonuna kadar abartarak din konusunun bir türlü normalleşmemesine yol açanlar da 'gerici dinciler' değil.
Aynı gazetenin iç sayfasında geçen MGK'dan haber: Deniz Kuvvetleri Komutanı, Cemil Çiçek'e, "Ben Müslüman adamım, her sabah çan sesiyle uyanmak zorunda mıyım?" diye soruyor. Cemil Çiçek de, 'kiliseyi savunmadığına' dair garanti veriyor. Buyurun, bunun da içinden çıkın. Ayrıca, 'bizler Müslüman adamlar' olduğumuz için hoparlörle ezanla uyanmak ve uyumak zorunda mıyız, değil miyiz, bunu soran yok.
Gene birinci sayfada ana başlık, Genelkurmay İkinci Başkanı'nın ağzından: 'Türkiye, AB'ye girecektir.' Güzel, ama ironiyi gazete de yakalamış, alttaki 'özel haber' şöyle başlıyor: 'Ama 5 itirazımız var!'
İtirazlara bakıyorsunuz, itiraz edecek şeyler değil (bunu ayrıca ele alırız). 'Girecektir' denilen AB'ye girmeme bahanesi olarak çarpıtılan, büyütülen konular.
Gene bu AB ve demokratikleşme sürecinin yarattığı çelişkiler manzumesi içinde, tamamen kanıksadığımız için farkına bile varmadığımız durum. Tabipler Birliği, 'Türkiye, AB'ye girecektir' dese, gazete bunu aynı puntoyla, aynı yerden duyurur mu?
Oysa AB'ye girmek, bu anlamda ayrıcalıklı kurumların olmaması demek.
Oktay Ekşi'nin dediği gibi, Büyükanıt'ın böyle düşünmesi sevindirici. 'Ama acaba sayın Büyükanıt'ın 'karşı' bir görüşü olsaydı, nihai kararı kim verecekti?'
Büyükanıt buna sanki dolaylı bir cevap vermiş gibi: "Atatürk'ün koyduğu bu hedef..." diyor. Bence, Atatürkçülük ideolojisinin nihai hedefi, Atatürk'ün sağlığında henüz ufukta görünmeyen bu hedeftir. Onun için, Büyükanıt'ın, bunun tersini iddia eden bazı meslektaşları yanında, Atatürkçü bakışı doğru okuduğunu düşünüyorum. Ama Oktay Ekşi'nin sorusunu bu bağlamda da tekrarlamak gereğini duyuyorum: Atatürk, Avrupa ile yakın ilişkiye girmenin kötü olduğunu söylemiş olsa ne olacaktı?
Yani, bir şey kendisi iyi olduğu (biz öyle olduğuna karar verdiğimiz) için mi yapılır; yoksa bir önder böyle söylediği için mi (Atatürk, Bolivar, Lenin, Mao vb.)?
Buna verilecek cevabın da 'Avrupalı olmak'la ilişkisi var.