Kelimeler ve kültürler

Geçen akşam NTV'de uzun mu uzun süren bir programa çıktım. Konu, kasım ayındaki vahim bomba olaylarından sonra AB-Türkiye ilişkilerinin aldığı yeni biçimdi.

Geçen akşam NTV'de uzun mu uzun süren bir programa çıktım. Konu, kasım ayındaki vahim bomba olaylarından sonra AB-Türkiye ilişkilerinin aldığı yeni biçimdi. Ama konuşma ilerledikçe, insanın aklına takılan birçok 'yan-konu' çıktı. Bunlardan birkaçını bugünlerde yazacağım yazılarda ele almak istiyorum. Sözünü ettiğim program, bir bakıma, dediğim bu tema ya da konular arasında bir bütünlük sağlıyor. Buna, kabaca, 'algılama sorunları' ya da 'Avrupa'yı algılamak' diyebiliriz. Ama yapmak istediğim, doğrudan doğruya 'politik' olana değil, 'politik davranış'ı da belirleyen kültürel formasyonlar üstüne konuşmak.
'Algılamak' fiilini özellikle kullanıyorum. Gene bugünlerde bizim okuda birkaç arkadaş konuşuyorduk. Sağa sola bir konferans ya da dersi duyuran duyurular asılmış. Ne olduğu önemli değil, 'x' diyelim: konuşulacak konu 'x'i doğru algılamak' olarak saptanmış.
Yeni Türkçedeki bu 'algılama' kelimesini Arapçadaki 'idrak'ı karşılamak üzere türettik. Bunun belli başlı Avrupa dillerindeki karşılığı da 'perception'dır.
Bütün bu kelimelerin (hangi dilde olursa olsun) ne anlattığını düşündüğümüzde, 'algı' (Türkçesini kullanalım), duyusal bir şey, duyular yoluyla yapılan bir fiil olarak karşımıza çıkar. 'Neyle' algılarız? Beş duyuyla. 'Algılama' dediğimiz şey, 'akıl'la yapılan bir şeydir. 'Akıl-öncesidir', 'düşünce-öncesidir'. 'Algılanan' nesne üstüne düşünce'yi seferber ederek onu daha tanımlı hale getirir, sınıflandırır, son analizde onu anlarız.
Şu halde 'algı' duyusaldır ve her insan bireyi kendi öznel duyularına sahiptir. Böyleyse durum, 'x'i doğru algılamak diye bir şey olabilir mi?
Bireysel olan ve bireyden bireye doğal olarak değişecek bir şeyin 'doğrusu' ne olabilir?
Kim, bir başkasına, 'doğru algı'nın kendi algısı olduğunu söyleyebilir ve bunu kanıtlamanın ölçütleri nelerdir?
Adam suaygırına bakıp 'Gergedan' diyorsa, ya ciddi algılama bozuklukları ya da ciddi bilgi eksiklikleri vardır. Ama bu apayrı bir durum; ele alınacağı alan da apayrı bir alan. Aynı yere bakıp 'Şu kırmızı ne kadar sıcak bir kırmızı' diyen bir adamın algısıyla 'Bak şu kırmızı nasıl çiğ, ürpertici' diyen adamın algısının hangisinin doğru olduğunu kim söyleyecek?
Böyle birinin var olduğunu, var olabileceğini söylüyorsak, o kişiye suaygırı ile gergedanı ayırdedebilmenin ötesinde, iki renk tonundan hangisinin ne olduğunu bilmek gibi bir 'yetki', bir 'otorite' tanımamız gerek. Böyle bir şeyin olabileceğini kabul etmemizle, iki ayrı uçta iki iş yapmış oluyoruz: bir yanda, böyle bir 'otorite' kabul etmekle, son derece totaliter bir dünya düzenini benimsedik, ama daha önemlisi, öbür uçta, 'algı' diye bir şey olduğunu, olabileceğini reddettik. Çünkü birine, 'Vatandaş, doğru algıla!' dediğimiz anda 'algı' bitti demektir.
Kelimeleri öyle veya böyle kullanmaya hakkımız yok. Şunu demek, şuraya varmak istiyorum: 'algı', 'kavram' ('percept', 'concept') gibi kelimelerle konuşmaya başlamışsak, kendi oluşturmadığımız, içerikleri ve tanımları, dolayısıyla kuralları başka birilerinin koymuş olduğu bir söylem dünyasına girdik demektir. Bu tanımların ve kuralların bir sistem (mantık sistemi, öncelikle) içinde karşılıklı belirlenen bir nihai anlamı var. Buraya girmişsen, bunu kabul edeceksin, 'Ben kendi anlamımı veririm, kime ne?' diyemezsin. Kendi anlamını vereceksen, kendi kelimelerinle konuş.
'X'i doğru algılamak' diyorsan, 'anlamak' da değil, 'algılamak'ın
'doğrusu'nu millete kabul etmek üzere yola çıkıyorsan, Descartes'tan Freud'a bunca adamın kullanmış olduğu 'perception' kavramını sen de kullanmış oluyorsun, ama aslında bambaşka bir şey söylüyorsun.
Felsefe, mantık şüphesiz sıkıcı şeyler. Herhalde o nedenle eğitimden kaldırdık.
Böylece kendimizi özgürleştirdik! Herhangi bir 'yabancı kavram'ın tahakküm kurmasına izin vermeden her şeyi doğru algılaman yöntemini de öğretebiliriz artık.