'Kibriya'

Romantik şair Shelley'nin 'Ozymandias' adlı bir sonesi vardır. Ozymandias, kadim Mısır gibi bir ülkede hayali bir hükümdarın adı.

Romantik şair Shelley'nin 'Ozymandias' adlı bir sonesi vardır. Ozymandias, kadim Mısır gibi bir ülkede hayali bir hükümdarın adı. Çölün ortasında yıkık heykeli duruyor. Yere devrilmiş başında, despotik karakterini ele veren çizgiler görülebiliyor. Kırık heykelin kaidesinde bir de yazıt var: 'Eserlerimi görün ve dehşete kapılın' demiş hükümdar. Ama geçen zaman, ortada eser meser bırakmamış. Göz alabildiğine kum ve çöl.
Mısır'ın çölüne hiç benzemeyen İstanbul kentimizde ben şu şiirin anlattığı şeyin benzerini Park Otel heyulasından geri kalan 'kaide'ye baktığımda görürüm. Taksim'in ortasında kat kat yükseldikçe yükselen o bina da insan hırslarının, temelsiz büyüklenmelerin, Yunancasıyla 'hybris', Arapçasıyla
'kibr', gene Osmanlıcasıyla 'nahvet'in bir simgesiydi.
Kimseyi incitmemiş güzelim eski Park Otel'i yıkıp, sokakları fethedip, o çirkin lenduhayı dikmeye girişti buranın Ozymandias'ı. Dikti de. Ayaspaşa sakinleri de, dernek falan, kahramanca savaşa girdi. Sonunda bu savaş kazanıldı. 30 kat mıydı, neydi, tekrardan aşağı indirildi. Bütün o moloz ne oldu, nereye boşaltıldı, bilemiyorum. Bütün o nafile emek nereye uçtu, nereye karıştı? Bütün bunlar niçin oldu?
Ama 'hiç olmamış gibi' olmadı. Ozymandias'ın heykelinin kalıntıları gibi bu Park Otel'in kalıntıları da duruyor. Bunun 'yazıt'ında göreni titretecek 'eser'lerden söz edilmiyor. Sadece 'otopark' olduğu söyleniyor. Ama ben bu 'otopark' kelimesinden, bizim bugünkü kültürümüze adapte olmuş halde, benzer çağrışımlar çıkarabiliyorum. İstanbul'da hangi bina yıkılsa, yeri otopark haline gelir ya... Buna dayanarak, 'Eski debdebe otopark oldu' diye modern bir deyim türetebilirsiniz.
Shelley'nin şiirinde çöl alabildiğine uzanıyor. Şiir, bir insanın aklıyla yaptığı bir şey; 'yapıntı', bunun getirdiği içsel mantığı taşır. Oysa gerçeklik, binlerce, milyonlarca aklın, çok zaman çatışmasının sonucu olarak biçimleniyor. Dolayısıyla gerçeklikte öyle bir içsel mantık yok.
Ayaspaşa sakinlerinin öncülüğüyle, Sözen'in çabasıyla vb., İstanbul halkı bu Park Otel faciasından kurtulmuştu. Ama iki adım ötede Gökkafes oldubitti, şimdi de çalışıyor. O varsa öbürü niçin yok? Öbürü engellendiyse, bu neden tamamlandı? Bunların mevzuatla falan bağlantılı cevapları olabilir, vardır mutlaka. Ama benim sorduğum o değil tabii.
'Gökdelen düşmanı' da değilim. Bu hem işlevsel olarak anlamlı bir bina tipi, hem de birçok örnekte görüldüğü gibi kendine özgü ince bir estetiğe sahip olabilir. Gökdelenin kendisi değil, nerede olduğu önemli. Çünkü fazla büyük, geniş bir çevreye fazlasıyla hâkim. Bulunduğu kent Amerika gibi zaten yepyeni bir ülkenin kentiyse (ya da Kore gibi tarihiyle bağını koparmaya karar vermiş bir ülke) gökdelen de pekâlâ uyumlu bir bina tipi oluyor. Kendi estetiğini yaratıyor. Ama İstanbul gibi tarih boyunca oluşmuş çok özel bir siluete sahip bir yerde (Venedik, Paris, Roma, Prag gibi zengin özellikleri olan kentlerde) aklınıza esen noktaya gelip gökdelen konduramazsınız. Aslında Amerika'da bile bu yapılmaz. Gökdelenler belirli bölgelerde yoğunlaşır.
Bizim memlekette 'temininde en fazla güçlük çekilen' şeylerden biri
'tutarlılık' olduğu için, bir noktada 'Ozymandias'ı yıkmayı başarsak bile, 100 adım ötede 'Rosymandias', 500 adım beride 'Tozymandias' yükselip gidebiliyor. Osmanlı zamanında, Dolmabahçe Sarayı'na çok yakın diye, Alman Elçiliği'nin yapılmasının uygun olup olmayacağı tartışılabilmiş. Ama Swiss Hotel'in uygun olup olmadığını tartışamıyoruz.
Vaktiyle Independenta batmış, enkazı uzun zaman limanda durmuştu. O sıra, içinden hâlâ yükselen alevini meşale kabul ederek, bunu 'Liman Anıtı' yapmayı önermiştim. Taksim'in ortasındaki 'Otoparkotel'i de böyle bir anıt saymaya kendimizi alıştırmalıyız herhalde: 'Şehircilik Öğrenimi Anıtı'.