Kimin önyargıları?

Bizim 'ırkçılık' tartışmasına çarşamba günkü yazısıyla Türker Alkan da katıldı.</br>Yazısının son paragrafında söyledikleri, benim de bu konuda düşündüklerimi özetliyor, diyebilirim: &quot;'Irkçılık' elbette tartışılması gereken önemli bir konu.

Bizim 'ırkçılık' tartışmasına çarşamba günkü yazısıyla Türker Alkan da katıldı.
Yazısının son paragrafında söyledikleri, benim de bu konuda düşündüklerimi özetliyor, diyebilirim: "'Irkçılık' elbette tartışılması gereken önemli bir konu. Fakat, ırkçılığa takılır kalırsak hata ederiz. Asıl sorun toplumsal önyargılarımızdır" diyor.
Yalnız 'toplumsal önyargı' derken, Alkan, toplumdaki yaygın önyargıları kastediyor, bu ülkenin 'seçkin' sayılan kesimine özgü benzer yaklaşımları (ki 'ırkçılık' burada daha etkilidir) hesaba katmıyor mu, bunu anlamadım. Öyleyse çok hemfikir değiliz demektir.
'Toplum' dediğinizde, toplumlar dünyanın her yerinde önyargılı olmaya daha yatkındır. Önyargıların nitelikleri, kendi tarihi koşullarına göre değişir. Rusya ile Almanya arasına sıkışan Polonya'da Katolik olmak (doğudaki Ortodoks ve batıdaki Protestan egemenliğine karşı) neredeyse Polonyalı olmak kadar önemlidir. Kimi yerde 'ırk', kimi yerde 'din' ön plana çıkabilir. 'Önyargılı' olmanın derecesiyse toplumun eğitim düzeyiyle (gerçek anlamda eğitimden söz ediyorum, tabii) orantılıdır. Çünkü bireylerin kendilerini önyargılardan arındırmalarının temel yolu eğitimdir
Bu çerçevede Türkiye'de toplumun, veriler hesaplandığında, başka toplumlardan daha yukarıda veya daha aşağıda bir yerlerde olduğunu düşünmüyorum. Hele verilen resmi-kurumsal eğitimin bu kadar kötü olduğu, onun yanında yer alan ve bazı bakımlardan daha da belirleyici olan popüler kültür ve edebiyatın (en genel anlamında) böylesine saldırganlık ve şovenizmle dolu olduğu bir toplum olarak, sıradan insanların olgunluğunun bayağı şaşılacak kadar ileri olduğu söylenebilir.
Ama bu kendiliğinden bilinç veya olgunluk, önemli olmakla birlikte, yeterli bir aşı, birtakım şiddet patlamalarına karşı yeterli bir garanti değildir. Nitekim, 6 Eylül gibi bir olay, yetkililerin göz yumacağının sezildiği bir ortamda, vahşet ve şiddetin nasıl dizginsiz bir biçimde azabildiğinin örneği olmuştur.
Bunları görüp anlamamız, değerlendirmemiz gerekiyor. Gene de, verili koşullarda, sorunun toplumda olduğu kanısında değilim. Sorun, öncelikle seçkinlerde.
'Irkçılık' da seçkinlerin bu toplumda kendilerine göre tespit ettikleri zaaflara karşı türettikleri çözümlerden biriydi. Türkiye'de ırkçılık toplumun yaşadığı sorunlardan çıkardığı ya da bu sorunlara karşı çare olarak ürettiği bir ideoloji olmamıştır. Bu bakımdan, ırkçıların pek sevdiği bir deyimle, tam bir 'yabancı ideoloji'dir.
Ama aynı şeyi milliyetçilik ve onun çevresinde toplanıp biriken çeşitli tavır ve önyargılar için söyleyemeyiz. Bu da aslında yalnız Türkiye için geçerli değil, bütün dünyada rastlanan genel bir durum. Ancak bunun 'yetkili seçkinler' kesimi tarafından manipüle edilme biçimi de son derece vahim.
Türkiye'nin temel sorunu, 'ırkçılık' gibi ideolojilerin kendilerine gelmeden önce başlıyor. Bu sorun, 'toplum' ile 'seçkinler' arasındaki ilişki sorunu. En yeni ve çarpıcı örneğiyle, Radikal'in kısa zaman önce yayımladığı MGK yönetmeliğinde yansıyan ilişki ve zihniyet.
Gene bugünlerde yayımlanan, İlhan Tekeli ile Selim İlkin'in yazdıkları 'Cumhuriyetin Harcı' adlı kitapta da ele alınıyor bu sorun. Seçkinler, aslında toplumun kendisini, kendilerinin biçim vereceği bir 'harç' gibi görme alışkanlığını edinmişler. 'Irkçılık' gibi tekil bir ideoloji ancak bu aşamadan sonra gündeme geliyor. Seçkinler, harcı biçimlendirme çabalarında ona gerek gördüklerinde, onu da kullanırlar. O bakımdan, ırkçılık da, cephaneliğimizde duran yedek bir malzeme.
Ve Türkiye'nin en derin sosyoloğu, Nevzat Tandoğan.