Kıyaslamalar

Bugünlerde kendi gezim dolayısıyla gezi temasını tutturduğuma göre, pazar yazısını da buna bağlayayım.

(Murat Belge'nin 24 Ağustos Pazar günü yayımlanması gereken, ancak seyahatte olduğu için elimize ulaşmayan yazısını sunuyoruz)
Bugünlerde kendi gezim dolayısıyla gezi temasını tutturduğuma göre, pazar yazısını da buna bağlayayım. Türkiye'de gezi amacıyla geziye çıkmanın geç başladığını söylemiştim. Bunun önemli nedeni ekonomikti: Keyif için gezmek para gerektirir.
Ancak, 'nedeni' değilse de bir 'sonucu' politik olabilir. Osmanlı döneminden bu yana, dünyadan fazla haberdar olmadan yaşamayı, bir eksiklik değil de, neredeyse meziyet haline getirmiş bir toplumuz. İnsanların sağda solda fazla gezmemesi, bu izolasyonist milli karaktere çok iyi uyuyor. Başka ülkelerde olup bitenleri az çok yakından izleyenler, işlerin bizim ülkemizde yapılma tarzına karşı daha eleştirel bir tavır geliştirebilirler.
Bunun örnekleri aklıma geliyor. Bir devlet büyüğümüzün eskort ordusuyla bir yerlere gidişine çatmıştık. Yollar kesilmiş, malum tedbirler, takside bekliyoruz. Ne kadar bekleyeceğimiz belli değil. Şoför meğer epey bir yıl Almanya'da, üstelik Bonn'da çalışmış. Almanya'nın başkentinde taksi kullanırken, bir gün olsun, cumhurbaşkanı bir yere gidiyor diye yolların kesildiğine rastlamadığını anlatmıştı.
Özellikle politik davranış alanında dünya ile kontrastlarımız keskindir. Örneğin İspanya'da Meclis'in, Senato'nun önünden geçiyoruz. Herhangi bir yerden geçmekten hiçbir farkı yok. Bir tane silahlı polis amcadan başka bir 'tedbir' görmüyorsunuz. Danimarka parlamentosunun milletvekilleri için ayrılmış park yeri aklıma geliyor... Otomobilden çok bisiklet vardı.
Evet, böyle şeyler görmek biz Türklere iyi gelmez, yaramaz. Ama ne yazık ki artık insanlar fena halde gezmeye başladılar. Gezerken bu tür ayrıntıları yakalayacak gözü henüz geliştirmemiş olabilirler; ama iş bir kere başladı mı, arkası da gelir.
Kordoba sokaklarında gezinirken, sur kalıntılarının orada, İbn Rüşd'ün bir heykelini gördüm. Görünce de.. düşündüm...
Bugün İspanyollar, 1492 sonrasında Arapları ve Yahudileri kovmuş olmaktan epeyce utanıyorlar. Onun için de böyle jestlere önem veriyorlar. İbn Rüşd, dünya düşünce tarihinde çok önemli ve çok olumlu rol oynamış bir Endülüslü Arap filozoftur. Batı düşüncesi, bilginin edinileceği kaynağın insan aklı mı, yoksa vahiy mi olduğu (bizde 'akli/nakli' diye anılır) tartışması karşısında, Müslüman İbn Rüşd'ün gösterdiği yolu izleyerek bugünlerin yolunu açan düşünce devrimini yaratmıştı. Ama Müslüman dünya İbn Rüşd'ü değil, Gazali'yi tercih ettiği için düşünsel gelişmenin önünü kapattı.
Onun için İspanyolların Kordoba gibi bir kente İbn Rüşd'ün heykelini koymaları normal. Ama 15. veya 16. veya 17. yüzyıllarda böyle bir şey yapmak akıllarının ucundan geçmezdi.
Biz Osmanlı tarihi boyunca, kimseyi kovalamadık, 1492'den sonra İspanya'nın
tercih ettiği uygulamayı düşünmedik, Enkizisyon kurmadık.
Şimdi, Cumhuriyet döneminin bir 'jest'ini düşünüyorum. Bir süreden beri İstanbul Üniversitesi, kuruluş tarihini 1453 olarak kabul etmeye karar verdi. Yani, fetihle birlikte, henüz Fatih Camii medreseleri yapılmadan önce, Zeyrek Mehmed Efendi'nin Zeyrek'te açtığı medreseyi kendi kökeni sayıyor.
Bu iddia doğru olabilir mi? Böyle iddiaları doğrulamak da zordur, yalanlamak da, çünkü sonuçta epey öznel bir tavır bu: Osmanlı geçmişinizle böyle bir özdeşlik hissediyorsanız, üniversitenizi de 1453 gibi eski bir tarihten başlatma fanteziniz, hiç değilse bu düzeyde, meşru sayılabilir.
Peki, önemli olan eski üniversite ise, Fatih madresesinden önce bu kentte böyle bir kurum yok muydu?
Vardı. Sekizinci mi, dokuzuncu mu, o yüzyılların birinde (şu anda hatırladığım bilgiyi doğrulayacak imkânım yok) ve galiba Theodosias zamanında bir üniversite açılmıştı. Bu tarihle, Paris'i ve Bologna'yı da sollarsınız.
Ama o Bizans, değil mi? O bize yakışmaz, biz onunla özdeş olamayız.
İspanyol, İbn Rüşd'le özdeş olsa da...