'Kökü dışarıda'

Almanya'nın 19. yüzyılın ilk yarısında, 'kökü dışarıda' olduğu gerekçesiyle, Fransa kaynaklı 'demokrasi'yi nasıl reddettiğini yazıyordum.

Almanya'nın 19. yüzyılın ilk yarısında, 'kökü dışarıda' olduğu gerekçesiyle, Fransa kaynaklı 'demokrasi'yi nasıl reddettiğini yazıyordum. Almanya bunu daha uzun zaman yaptı. Yapa yapa, iki dünya savaşına ve bunların getirdiği bütün o yıkımlara yol açtı. İnsanlık tarihinde 'holocaust' diye bir olayın da yer almasını sağladı. İkinci savaşın sonunda da yenildikten sonra demokrasiye direnecek, yeni Hitlerler yetiştirecek hali kalmadı. O zaman Almanya uluslararası, evrensel demokratik kurallara kendini açtı ('hars' ve 'medeniyet' demeden); o gün bugündür, işte, şu gördüğümüz Almanya! Ekonomiyse ekonomi, medeniyetse medeniyet, demokrasiyse demokrasi. Dünyada her yerde demokrasiden hoşnut olmayanlar var, Almanya'da da var. Ama başka yerlerde olduğundan daha
fazla değil ve muhtemelen daha az.
Demek oluyormuş. Üstelik iyi de oluyormuş.
Ama dünyada bu tavrı alan bir tek Almanya değil. Aralarında bizim de olduğumuz birçok ülke, kimi bir zaman, kimi bizim gibi her zaman bu tavrı aldı. Japonya iyi bir örnektir. Aslında Çin ve Rusya da, Marksizm gibi uluslararası ve uluslararasıcı bir ideolojiyi alarak, geri kalanında kendi geleneklerine yaslanma yolunu seçmişlerdir; yani onları da bu cephenin çok dışında sayamayız. Öte yandan, Hindistan, bunun tam tersini yapmış, öncelikle gelenekçi bir tavır benimseyerek o gelenekçilik örtüsü altında elden geldiği kadar uluslararasılaşmak politikası gütmüştür.
Tek tek ülkelerin uzun süreden beri, ama şu anda da, ağır ağır oluşmakta olan 'dünya insanlığı'na nasıl tavır aldıkları, ona nasıl katkıda bulundukları ya da engel çıkardıkları, herhalde 22. yüzyıl tarihyazımının başlıca araştırma konusu olacaktır.
Ama o günlere daha çok zaman var.
Türkiye'nin modernleşme sürecinin üzerinde geçtiği topografya, kendini dünyadan ayıran, dışarıdan geleni reddeden, 'kendine özgü' diye tanımladığı her şeyi de bağrına basan kesimin kendi ideolojik hegemonyasını kurmasına alabildiğine yardımcı oldu. Dağılan ve yıkılan bir imparatorluğun genel atmosferi, bütün dünyaya düşmanca baktığı
için bütün dünyanın da kendisine düşmanca baktığına inanma psikolojisini sürekli besledi.
Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve esnasında dünyanın genel gidişi zaten bu anlayışa, bu psikolojiye yakıt sağlıyordu. Tarihin o döneminde yaşamış Türk milliyetçilerini paranoid dünya görüşlerinden ötürü suçlamak gerekir; ama ne olsa, o günlerin koşullarında bu paranoya ile nesnel durum arasında daha fazla uyum vardı. Bugün çok daha akıldışı bir konumdayız, çünkü uluslararası koşullar bütün handikaplara rağmen daha medeni ve daha birleşik bir dünyanın sinyallerini veriyor, ama Türkiye'nin ideolojik yeniden-üretim fabrikaları piyasaya ha bire paranoya sürüyor.
'Modern dünya' modernleştikçe, 'kötü dışarıda' diyebilecağimiz şeyler gitgide azalıyor. Hani, aslında, 'Bir zamanlar vardı da şimdi azalıyor' demek istemiyorum. Dünyada hiçbir zaman 'kökü dışarıda' bir şey yoktu (bazan gelip çarpan göktaşlarını falan saymazsak); ama bir şeyin 'kökü dışarıda' olduğunu savunmanın daha inandırıcı bir zemini ve asıl önemlisi, 'dışarıda' olduğu için 'kötü' olduğuna inanmaya hazır bir kafa yapısı vardı. Bu yapının bu karakterinin başlıca nedeni de 'taşralı' bir kültürle dolu olmasıydı. Dünyayı, insanlığın değerlerini, kendi ailesi ve yöresinin ilişkilerinden ve değerlerinden ibaret sayan, başkasını kabul etmek istemeyen, hayatı daraltmaktan huzur bulan bir bilinçlilik biçimi. Bu, dünyada büsbütün yok olmadı, ama hızla azalıyor.