Kökü dışarıda komünistler

Geçen gün Can Dündar'ın 'Tan olayı' üstüne yazdığı yazıdan sonra ben de oradaki tartışmaya katılmıştım. </br>Oradaki temalardan bazılarını işlemeye devam etmek istiyorum.

Geçen gün Can Dündar'ın 'Tan olayı' üstüne yazdığı yazıdan sonra ben de oradaki tartışmaya katılmıştım.
Oradaki temalardan bazılarını işlemeye devam etmek istiyorum. Bunlardan biri Türkiye'de 'antikomünizm'in birtakım özellikleri.
Salı günkü yazıda söylediğim gibi, burada âdet, bir ideolojiyi hiç tartışma götürmez bir biçimde kötü ilan etmek, bunu sağlayınca da, böylelikle, ona karşı kaba kuvvet kullanmayı meşrulaştırmaktır. Komünizm bunun için biçilmiş kaftandı. Kendi kötüydü, 'mülkiyet'i kaldırıyordu filan; ama sanki bütün bunlardan önce 'kökü dışarıda' olduğu ve 'dışarıdan yönetildiği' için kötüydü. Bu, Türkiye'nin komünizmden de bağımsız olarak, 'dışarı'yla, 'yabancı'yla patolojik ilişkisinin bütün duygusallık yükünü de yüklenmiş bir bakış biçimidir.
1960'a kadar Türkiye'deki çok güdük komünist hareketi (TKP) böyle suçlamak mümkündür. TKP Komintern'e bağlı bir partiydi. Ama bunun da ötesinde, SSCB'nin her alanda ve her anlamda üstünlüğünü, öncülüğünü mutlak biçimde benimsemiş bir partiydi.
Ama 1960'tan sonra, yani Türkiye'de komünizm bir varlık kazandıktan sonra kısa zamanda pek çok parçaya ve çizgiye ayrılan Türkiye solunun önemli kısmının bu çeşit dış ilişkileri olduğunu kimse iddia edemez. Oldukça marjinal kalan bir-iki grup dışında, 60-sonrası solunun genel ve ortak özelliği bu anlamda 'ulusal'lığı ve bağımsızlığıdır. 12 Mart'larda, 12 Eylül'lerde, onca yoğun işkence altında, çeşitli 'örgütsel sırlar' ortaya dökülmüştür, ama bu türlü kaydadeğer bir ilişki ortaya çıkmamıştır. Gelgelelim, 'dışa bağlı' teranesi hiçbir zaman bitmemiştir.
Asıl söylemek istediğim işin bu yanı değil. Sosyalizm ve komünizm, yani sol, uluslararası bir temeli ve amaçları olduğunu en erken zamanlardan ortaya koymuş olan bir siyasi anlayıştır. Sonuçta, tarihin her aşamasında o aşamaya uygun dozda bir 'globalizasyon' yaşayan bu dünyada, uluslararası olmayan bir siyasi hareket bulmak zordur. Kendinden başka herkesten nefret etmeyi öngören faşizm bile zorunlu olarak uluslararası bir dayanışma çerçevesi içinde yer alır. Ama bunun, bilinen siyasi ideolojilerin kendi içsel mantıklarından kaynaklanan bir şey olmaktan çok, dünyanın yapısının kaçınılmaz kıldığı bir durum olduğu da iddia edilebilir. Ancak, konu komünizm olunca, uluslararası birliğin önemini öncelikle teori kendisi vurgular.
Dolayısıyla, Avrupa'da, sosyalizm de, komünizm de, başından sonuna kadar, bu uluslararası özelliklerini korumuşlardır -şüphesiz çok farklı bağlamlarda ve biçimlerde. Bu zaten solun onsuz edemeyeceği özelliğidir.
Ama Avrupa'da 'dışa bağlı' olduğu için komünist partileri kapatmak demokrasiyle ilişkisini sürdürmeye kararlı hiçbir Avrupa ülkesinin aklına gelmediği gibi, bu aynı gerekçeyle bina basmak, eşya kırmak, mal parçalamak, insanlara şiddet kullanmak gibi olaylarla da pek karşılaşmayız.
Avrupa'da 60'lardan sonra, özellikle de kendi ülkesinde geniş tabanı, dolayısıyla siyaseti biçimlendirme umudu olan komünist partileri, Sovyet güdümünden çıktılar. Komintern zaten daha savaş yıllarında lağvedilmişti. Ama Sovyetler Birliği böyle bir örgüte gerek olmadan da hegemonyasını sürdürmekte kararlıydı. Bu tarihe kadar, bu 'global strateji'nin gerçek anlamının Sovyet çıkarlarının korunması demek olduğunu herkes anladığı için hegemonya iyice zayıfladı. Türkiye'de 60-sonrası sosyalizmin yukarıda değindiğim gibi biçim almasında da bu gelişmelerin kısmen etkili olduğunu düşünüyorum.
Bunlar komünizmin kendi iç kavgaları ve onlara göre oluşan yeni biçimler. Ama dediğim gibi bu partilerin 'dışa bağlı' kalmaları veya buna son vermeleri, hiçbir zaman, parçası oldukları siyasi yapının onlara karşı kaba kuvvet kullanmasını belirleyecek bir sorun olmadı. 'Ülkemde komünist partisi olmasını kabul ediyorum' diyen biri, bu özellik de işin içinde olmak üzere kabul ediyordu öyle bir partiyi.
Ayrıca, 'komünist enternasyonal' bu adın anlattığı şey olsa, 'genişletilmiş SSCB' haline gelmese, bu ilkeden vazgeçmenin bir açıklaması da olamazdı.
Sonunda geldiğimiz yer, başından beri bildiğimiz yer: Türkiye dünya demokrasisini kabul etmemek, kendine uydurur gibi yaparken iler tutar yerini bırakmamak, dolayısıyla sürekli demokrasinin dışında ve uzağında kalmak konusunda kararlı, kararını uygulamakta da başarılı bir ülkedir. Bir zamanlar komünizm bunun bir aracıydı, şimdi Avrupa düşmanlığı ve daha birçok şey. 'Biz bize benzeriz.'