Kolonyalizmin üslupları

Britanya ve Fransa, kolonyal dönemin en büyük iki kolonyalist gücüydü. Ancak, sömürgelerini farklı yöntemlerle yönettiler. Kenyalı bilim adamı Ali Mazrui'ye göre...

Britanya ve Fransa, kolonyal dönemin en büyük iki kolonyalist gücüydü. Ancak, sömürgelerini farklı yöntemlerle yönettiler. Kenyalı bilim adamı Ali Mazrui'ye göre, Britanya İmparatorluğu, Osmanlı yöntemini devam ettirmişti: tepede, sömürge seçkinleriyle işi bağlamak ve otoriteyi onlarla paylaşmak, bunun sonucu olarak, toplumun iç işleyişine karışmamak.
Bu, özellikle dışarıdan bakınca, oldukça 'liberal' bir model gibi görülür. Eski alışkanlıklar değişmediği için, alttaki kitleler arasında kayda değer bir huzursuzluk, kıpırdaşma olmaz. Seçkinler de durumundan hoşnuttur. Tabii zaman içinde o seçkinler arasından, gene Batı'daki eğitimi alarak bu hegemonyaya karşı çıkanlar olacaktır, olmuştur da. Ama o sonraki iş: milli-devletler çağının sorunları.
Fransa ise öyle Osmanlı modeli filan tanımamış, kendi devrimi ile onu hazırlayan Aydınlanma'nın getirdiği değerleri sömürgelerinde de uygulamaya koymaya çalışmıştır.
Özellikle halkın Müslüman olduğu ülkelerde 'özel hayat' alanına müdahale etmekten de kaçınmamış, örtünmeyle mücadele etmiş, özellikle kendi bildiği biçimde bir 'kadın kurtuluşu' gerçekleştirmeye çalışmıştır.
Dolayısıyla Fransız kolonyalizmi Britanya'nınki gibi 'liberal' bir görünüm arz etmez. Her zaman sorunlu olmuş, her zaman tepki yaratmıştır.
'Aydınlanma' dedim. Bu düşünce gereği, Fransız, insan aklına güvenir ve 'Aklın yolu birdir' der. Ona göre sözgelişi Cezayir'deki insanlar eğitimle vb. aldıkları batıl düşünce alışkanlıkları nedeniyle çarpık çurpuk bir düşünce dünyası içinde yaşamaktadır, doğru eğitimle zihni bu hurafelerden kurtulduğunda o da 'evrensel insan aklı'nın kurallarına göre yaşamaya başlayacaktır.
Dolayısıyla Fransa'nın görünüşte (tabii yalnız görünüşte sayılmaz) çok küstah sömürgeciliğinin altında soyut bir insana ve soyut(ideal) bir akla duyulan saygı ve güven de vardır. İngiliz müdahale etmez ve liberal görünür, çünkü karşısındaki adamı 'müdahaleye değer' bulmuyordur. Fransız bunun tersine koşullandığı için o adamı kendine benzetmeye çalışır ve tabii kendisi nefret nesnesine dönüşür.
Roland Barthes'in, Fransız bayrağına selam veren zenci asker üstüne ünlü yazısı da bunu anlatır. O bayrak, ortalama Fransız'ın kafasında, evrensel insanlığın ve aklın ortak değerlerinin simgesi haline gelmiştir. Bu akıl, selam veren zencide de vardır ve ona ulaştığı ölçüde zencinin rengi önemini kaybeder. Bu çerçevede Aydınlanmacı Fransız milliyetçiliği (Anglo-Germanik birçok örneğin tersine) 'ırkçı' değildir. Tipik Fransız belirli ırkları küçümsemez, sadece Fransız olmayanlara üzülür.
Ama dünkü yazımda belirttiğim gibi, bugünkü Fransa toplumu, yolunu bulup kendisine gelmiş eski sömürge ahalisine karşı, bu 'yukarıdan eğiticilik' hevesini de kaybetti.
Onun için ortada sadece 'yukarıdan'lık kaldı.
Biz Osmanlı'nın torunları olarak kendimize başka yol seçtiğimizde, onun kitlelere karşı liberal-muhafazakâr ve patriyarkal bakışından da uzaklaştık. 'Patriyarkal' alışkanlıktan çıkmak pek kolay bir şey değil tabii. Biz de çıkmadık, ama biçimini değiştirdik ve Fransız tipi bir patriyarkalizm uyguladık. Halen de oradayız. Bizi beğenmeyen Fransa'ya aslında herkesten daha yakın bir egemen zihniyet var burada. 'Ulusalcılık' temelimiz de Fransız.
İyi de, bu kolonyal patriyarkalizmin hedefi, nesnesi ne? Bizim artık kolonimiz olmadığına göre, buranın halkı! Toplumun anonim dehası zaten bunun terimlerini buluyor: 'Beyaz Türkler/siyah Türkler' vb. Fransa'da olanlardan ders çıkacaksa, 'daha sıkı sıkıyönetim yasası' filan değil, bu temelde, 'seçkin/toplum' ilişkisinden ders çıkarılmalı.