Korunma içgüdüsü

Türkiye Cumhuriyeti'nin 'ulus-devletleşme' sürecinde kendine seçtiği model, tarihin getirdiği birçok zorunlu değişime rağmen, bir hayli dayanıklı ve kalıcı oldu.

Türkiye Cumhuriyeti'nin 'ulus-devletleşme' sürecinde kendine seçtiği model, tarihin getirdiği birçok zorunlu değişime rağmen, bir hayli dayanıklı ve kalıcı oldu. Bugün de, birçok belirleyici noktada, karakterini
koruyor ve değişime direniyor.
Dünyada bilinen çeşitli örnekler arasında, Avrupa'nın komünist ülkeleri, değişime karşı çok daha dirençli -görünen- toplumsal yapılar üretmişlerdi. Ama onların bu yapıları da umulduğu kadar sağlam çıkmadı ve yapının esnemez ve bükülmez olması amaçlandığı için, değişim dinamiğiyle çatıştığında topyekûn parçalandı. Ama Türkiye hâlâ kendi esnemezliğini koruyor.
Bu, kolay bir şey değil, çünkü hayatın 'değişim' kadar mutlak bir kuralına karşı konulamaz. Zaten karşı konulmuyor da... Sonuçta her şey değişiyor. Ama bu anlamda 'değişim'e iyi gözle bakılmadığı için, her sarsıntıya
'intibak', genel bir 'restorasyon' ideolojisi içinde yapılıyor. Sözgelişi, 27 Mayıs gibi bir müdahale, toplumu uğradığı bozulmanın öncesine getirmeyi amaçlıyor; aynı şekilde, 12 Eylül, bir zaman sahip olunmuşken kaybedilen özellikleri yeniden kazandırma olarak kavranıyor.
Oysa gerçekte, bunlar hepsi, önceden benzeri görülmemiş, yeni olaylar ve toplumu yeni bir noktaya getiriyorlar.
İdeolojik düzeyde, en büyük sorun, 'sistemi korumak' diye özetlenebilecek şekilde tanımlanınca, sistemi koruyanların korunması da önem kazanıyor. Geçenlerde bunun bir örneği daha yaşandı: 'intihal' denilen, en göz yumulmaz akademik suçu işlediği, gerekli kanıtlarıyla gösterilmiş olan Kemal Alemdaroğlu, bir mahkemede, bu suçtan beraat etti! Birtakım formaliteler gereği, epey gözden ırak bir mahkemede görülen davada üç bilirkişi beyanı var:
ikisi 'intihal'i saptıyor; üçüncüsü de 'yok' demiyor, ama yayının kitap değil de broşür olduğu filan gibi gerekçelerle öyle sayılamayabileceğini söylüyor. Mahkeme de bu üçüncü değerlendirmeye rağbet ederek beraat kararını veriyor.
Bir zaman önce, sistemin daha yaşlı payandalarından İhsan Doğramacı'nın
'intihal' davasında da mahkeme aynı kapıya çıkan bir karar vermişti. O dava da hâlâ devam ediyor.
'Toplumsal değişim' deyince bilgi ve düşünce çok önemli. 'Bilgi' ve
'düşünce' deyince üniversite çok önemli. Dolayısıyla üniversiteleri değişime karşı koruyacak, üniversite içinde 'sistemin adamı' olacak kişiler önemli. Korunmaları da gerekli.
Ama sistem her cephede savaş veriyor ve her yerde benzer durumlarla karşılaşıyor. Bu söylediğim alanda 'korunma'ya alınan kişiler, profesör unvanını elde etmiş olmakla, sözgelişi Susurluk davasının sanıklarından veya Manisa davasının sanıklarından, nitelikçe farklı bir yerde değiller. Sonuçta hepsi aynı sistemin ve aynı aygıtın, farklı alanlarda işlev gören parçaları. İşlev görme üslupları arasında da uzun boylu fark yok.
Peki, sistem bu şekilde kendini korurken, adamlarını korurken, başka ne yapmış oluyor?
Doğrusu, burada en önemli konu, bir anlamda örnek yaratıyor olması. Bu alanlarda bizim memlekette pek gelişmiş bilinç yoktur ama hiç değilse akademik dünya içinde şu veya bu şekilde yer alanlar, 'intihal' denen olaydan haberdar olmak zorundadır. Biraz merak eden, iddia konusu olan bu metinleri alır, aslı olduğu söylenen metinlere de bakar ve durumun ne olduğuna karar verir. Bunlara bakmış biri olarak, ortada öyle 'acaba'lık bir durum olmadığını söyleyebilirim. Zaten suçlanan da bunu söylemiyor.
Durum ortada ama 'beraat' kararı da ortada. Demek ki bu, yapılabilir bir iş. Bir sakıncası yok. Ben de yapabilirim.
Bu koşullarda, sistem kendini ve adamlarını korurken, toplumun sağlığını, geleceğini, insanlık değerlerini korumuş oluyor mu?