Kötü örnekler ortasında

Dünya tarihinin şu yaşadığımız evresinde, uluslararası ilke ve değerlerle, uluslararası hukukla bağdaşmayan birçok şey yapılıyor.

Dünya tarihinin şu yaşadığımız evresinde, uluslararası ilke ve değerlerle, uluslararası hukukla bağdaşmayan birçok şey yapılıyor. Bunun başında ABD Başkanı Bush var. 'Nükleer ve kimyasal silah' iddialarıyla Irak'a girdiler. Hiçbir şey bulamadılar. Yüzleri kızarmadan yukarı perdeden konuşmalarına devam ediyorlar. Britanya'da Blair, intihar eden adamlar, orası da başka bir kepazelik.
Bunlar, kimseye iyi örnek değil.
Ayrıca, tarihe baktığımızda, 'iyi örnek' diyebileceğimiz olaylar ötekilerin arasında hep azınlıkta.
Böyledir diye, model olarak kötü örnekleri mi seçmeliyiz? Hayır. Bunu reddederken, yalnızca 'ahlaki' bir gerekçeye de dayanmıyorum. Dünyada kötü örnek çok olabilir; ama 'mutlu son'la biten kötü örnek yok. Şimdi silahına, gücüne güvenip dünyaya kabadayılık taslayan Bush da sonunda gelip insanlık değerlerinin duvarına toslayacak.
Sözünü ettiğim bu evrensel değerler, bugünün dünyasında, 'ulusal' diyebileceğimiz değerlerle hâlâ çatışabiliyor. İki dünya savaşında uluslararası değerler ve hukuk safında yer alan ABD bile bugün bu
'hukuksuz' yola girebiliyor. Böyle olaylar oldukça da, dünyanın her yerinde, 'Biz! Bizim ulusumuz! Bizim çıkarlarımız!'
diye haykıran birileri, bunları bütün kuraldışı eylem ve davranışlarına
gerekçe yapabiliyor 'ulusal çıkar' adına 'uluslararası değer'i çiğneyebiliyor.
Irak'tan bu yana açılan yeni dönemde, Süleymaniye'de Amerikan baskınını izleyen günleri düşünüyorum. Olayın kendisinin ne olduğu bugün hâlâ aydınlanmış değil, muhtemelen daha uzun zaman da aydınlanması beklenemez. Ama taraflardan hiçbirinin 'masum' olmadığı yeterince açık. Olayın kendisinin ne olduğundan çok, bizim ülkemizde onun üzerine yaratılan hava beni ilgilendiriyor. Medyamız, en azından Cumhuriyet'in kurulmasından bu yana, 'toplumu doğru yolda bilinçlendirmek' gibi bir misyon edinmiş. Böyle 'milli' olaylar olunca, bu didaktik görev ruhu doruğa tırmanıyor. O olayın ertesinde de, 'hepimiz birleştik' tarzında, olanı haber vermekten çok olması isteneni dikte eden başlıklar gırla gitti.
Dünyada siyasi vahşetin en erişilmez örneğini Hitler ve Nazizm teşkil eder. Almanya gibi, milliyetçiliğin son derece güçlü olduğu bir ülkede bile, kimse çıkıp 'Hitler Almanya için çalıştı. O halde ben onu savunurum' demiyor -içinden buna yakın bir şeyler düşünse bile bunu diyemiyor.
Çünkü yapılanları yüksek sesle savunmak mümkün değil. Yazının başında söylediğim şeye döneyim: İki türlü de mümkün değil. 'Gaz Adası'nı ahlaken savunamazsınız. Ama aynı zamanda, 'Bizim için iyi oldu' diye de savunamazsınız. Çünkü iyi olmadı; iyi olmadığı her türlü sonucuyla ortada. Dolayısıyla bu noktalara varmış bir milliyetçiliği, 'milliyetçi bencillik' çerçevesinde dahi mazur gösteremiyorsunuz.
Tabii Hitler durup dururken, bir anda ortaya çıkmadı. Çıkmadığı gibi, sırf kendine özgü, gökten yeryüzüne inmiş bir fenomen de değildi. Almanya tarihiyle biçimlenmişti ve Almanya tarihini biçimlendirdi.
Daha önceki bazı yazılarımda da Türkiye ile Almanya arasındaki tarihi benzerliklere değinmiştim. Bugünkü Almanya'dan çok bugünkü Türkiye, 1933'te Hitler'in iktidara tırmandığı Almanya'yı andırıyor.
Dolayısıyla önümüzdeki günlerde bu eski Almanya örneğiyle ilgilenmek niyetindeyim. Bir çeşit milliyetçilik nasıl egemen oluyor ve nelere yol açabiliyor? Bunu sık sık düşünmekte yarar var.