Kürtlerin yeni talepleri

Şemdinli'deki son derece tuhaf bomba olayıyla birlikte Kürt sorununa ilişkin bir dizi önemli açıklama ve olgu art arda dizildi...

Şemdinli'deki son derece tuhaf bomba olayıyla birlikte Kürt sorununa ilişkin bir dizi önemli açıklama ve olgu art arda dizildi: Öcalan'ın söyledikleriyle manşete taşınması birçok bakımdan düşündürücüydü. Onun söylediklerini Ahmet Türk'ün sözleriyle birlikte ele aldığımızda, Türkiye'de Kürt kesimin bugünkü biçimlenmesiyle taleplerinin neler olduğunu da, genel çizgileriyle, görmüş oluyoruz. Daha önceleri havada uçuşan 'federasyon' veya hatta 'konfederasyon' gibi kelimeler vardı. Bugün bunlar geride kalmış ve 'üniter devlet'e gelinmiş gibi görünüyor. Ancak, 'üniter devlet' üzerine bu 'uzlaşma'nın, Kürtlerin onun iki kurucusundan biri olduğunun kabulüne bağlı olduğu da, 'ima'nın ötesinde, yeterince açık bir şekilde dile getiriliyor. Bence bu, taleplerde bir 'gerileme' değil, şimdiye kadar söylenmiş olanlar çerçevesinde, daha ileriye doğru bir adım.
Kürt konusunda, bugüne kadar belirleyici kararları vermiş ve dolayısıyla sorunun bugün aldığı biçimi almış olmasından sorumlu olanlar, her kimse onlar, 'hak tanımak'tan kaçınan bir tavır ve politika benimsemişlerdir. Bu kaçınmanın gerekçesi de, 'Bugün X hakkı tanınırsa, yarın Y hakkını isterler' şeklinde özetlenebilir (bu, söz konusu 'akıl yürütme'nin 'banal' bir özeti olabilir, ama aslından çok uzak olduğunu sanmıyorum). Bugünkü duruma baktığımızda, 'tanımama' politikasının da taleplerin radikalleşmesine engel olmadığını görüyoruz. Türkiye'de bazı şeyler Avrupa'nın hatırı için kâğıt üstünde, ama yalnız kâğıt üstünde kabul edildi. Bütün bu olay çerçevesinde bir 'ayak sürüme' politikasından başka bir şey görülmüyor. Ama dediğim gibi, bu durum ya da bu 'statüko koruması' sorunun kendi kendine büyümesine, dallanıp budaklanmasına engel değil. Tersine, bütün bunlara katkıda bulunduğu besbelli.
Bu son talep, yani Kürtlerin kurulan devletin kurucu öğesi olarak kabulü, 'iki' kurucu üzerindeki vurgulaması dışında, beni rahatsız eden bir şey değil. Bu gibi konularda mümkün olan en liberal yaklaşımı benimsediğim için beni rahatsız etmemesi zaten önemli değil,ama zamanında serbestçe konuşulmuş ve başkalarını da rahatsız etmemişti.
Birinci Meclis'te, Meclis'in ömrünün sonuna doğru, ilginç bir 'seçim yasası' konusu tartışılmıştı. Mustafa Kemal'i hedef aldığı çok belli olan bu taslak, bu ve başka özellikleriyle üzerinde uzun uzun durmaya, konuşmaya değer bir olaydır. Seçilmek için bulunduğu yerde en az beş yıl ikamet etmek gibi, Mustafa Kemal'e yönelik niyetiyle kabul edilemez olduğu gibi, Hüseyin Avni'nin taslağı savunmak için söylediği, "... Türkiye'de artık Arnavut mebus, Arap mebus bulunmayacaktır" gibi sözler de yeterince korkunçtur. Hüseyin Avni kendisine hiç yakışmayan bu cümleyi, yasanın Mustafa Kemal'i değil de, işte böyle 'Arap' veya 'Arnavut' mebusları tasfiye amacı güttüğünü açıklamak üzere söylüyor ki, 'Özrü kabahatinden büyük' deyimi böyle durumlar için icat edilmiş olmalı.
Ama aynı konuşmasının ilerisinde Hüseyin Avni şunları da söylemekten geri durmuyor: "Burada milletin kürsüsünde yegâne söz sahibi Türk ve Kürt olacaktır." Birinci Meclis zabıtlarında buna benzer yığınla cümle bulursunuz. Bunun anlamı da, Hüseyin Avni gibi, yukarıda görüldüğü gibi, kendini ırkçı-milliyetçi bir yaklaşımın etkisinden yeterince kurtaramamış bir adamın bile, kurulan yeni düzende Türklerle Kürtlerin ortak olduğunu kabullenmekte herhangi bir sıkıntısı olmadığını gösteriyor.
Bugün rastladığımız 'Atatürk milliyetçiliği'nin, Atatürk'te olandan bazı bakımlardan daha koyu, bazı bakımlardan daha 'sağda', bazı bakımlardan daha saldırgan olduğunu zaman zaman söylemek gereğini duyuyorum. Bu da, böyle olduğunu örneklendiren birçok olaydan bir tanesi.