Leyla Gencer?in ölümü

Leyla Gencer hayatının büyük kısmını İtalya’da, yurtdışında geçirdiği için, pek fazla ‘içimizde’ olan biri değildi. Belki bilmem ne takımında oynayan bir futbolcu olsa, milletçe onu daha yakından tanır, hayatıyla, ne yaptığıyla ilgilenirdik.
Ama La Scala diye bir yerde operaya çıkıp arya söyleyen bir kişi olarak, kariyeriyle de öyle fazla ‘içimizden biri’ sayılmazdı.
Öldüğünü duyunca, onu ben de fazla tanımadığım halde, içimden bir şey eksilmiş duygusuna kapıldım. Bundan yıllar önce, İstanbul Festivalleri’nden birinde, yanılmıyorsam, Aya İrini’de bir konserine gitmiştim. Görüp göreceğim bu oldu.
Bir küçük ayrıntı hatırlıyorum. Aya İrini eski, epey de harap sayılacak bir bina. İçinde küçük kuşlar, ama öyle ‘ötücü’ falan değil, serçeler yuvalanmış. Leyla Gencer yeni bir parçaya hazırlanırken onların sesini işitti- hepimiz işittik. Çok sevimli bir şekilde güldüğünü, parmağıyla kubbeyi gösterip bizim dikkatimizi de oraya yönelttiğini hatırlıyorum. Musikinin geleneksel simgesi, kuş ve bir aryaya hazırlanan diva! O gülüşündeki sevgiyi hissetmiş, bundan çok hoşlanmıştım.
Öldü, yakıldı, külleri de Boğaz sularına serpildi. Leyla Gencer’e yakıştırdığım bir ‘final’ doğrusu. Burada, başta dediğim gibi, pek fazla zaman geçirmemişti. Ama demek ki böyle şiirsel bir vasiyette bulunmuş.
Bunlar olurken, dinci bir gazetede tanımadığım biri bir yazı yazmış ve ‘Küllerinle Boğaz’ımızı kirletme’ yollu bir şeyler söylemiş. Ne denir buna? Leyla Gencer’in küllerine gelinceye kadar o Boğaz’ı kirleten nice madde atılmasından, bu kalem sahibi kişinin onları değil de Gencer’in vasiyetini mesele etmesinden mi başlanır, nereden başlanır? Ya da, başlamaya gerek var mı? Sözü ve sahibini baş başa bırakmak yeterli değil mi?
Levi-Strauss, Totemizm adlı kitabında, klanların doğadaki nesnelere bakarak kendilerini nasıl adlandırdıklarını anlatırken, insanın gözünde bu nesnelerin düşünmenin araçları olduğunu söylemişti. Bu, çok doğru ve tabii çok da genel bir açıklama, her şeyi kapsıyor. Bunu aklıma getiren şu dar kapsamlı olayla sınırlı tutayım kendimi. Bu yazıyı yazan kişinin kendine göre bir anlam ve değer dünyası var ve bu sırada olan her şey onun ufkuna bu dünyada bir yer alması veya alamamasına bağlı olarak giriyor ya da girmiyor. Leyla Gencer’in herhalde o dünyada hiç yeri yoktu ya da sadece bir ‘isim’ olarak vardı. Ama külleri denize serpilince, birdenbire, o muhafazakâr, dogmatik değerler, kurallar çerçevesinde bir varlık kazanıverdi. O dünya, Leyla Gencer gibi birini ve onun vasiyetini ancak bir ‘kirlenme’ olarak kavrayabilirdi- öyle de oldu. Bu aynı kişi, örneğin Hüseyin Üzmez olayını nasıl kavrar, merak etmeye değer mi? Herhalde değmez.
Hayatta olan her şeyin, bizim zihnimizde biçimlenmiş dünyaya öylece eklenmesi şart değil. O dünyaya, onu değiştirerek eklenmesi de mümkün. Ama buna açık olan zihinler var, buna sımsıkı kapalı olan zihinler var. Kural olarak kendini kapatmış bir zihin, gene kural olarak, güzelliğe, doğruya, daha pek çok şeye de kapalıdır. Çünkü kapanmak budur, toplum için de, birey için de. Böylesine, Leyla Gencer’in bu son jestiyle birlikte bütün hayatının içerdiği güzellikleri anlatmaya çalışmak kadar nafile bir çaba olamaz.