'Âlim'den 'bilgin'e

Türk modernizasyonunun lokomotifi olma işini üstlenen devlet, bu modernizasyonu gerçekleştirmek için bir 'okuryazar' tabaka yetiştirmek zorundaydı.

Türk modernizasyonunun lokomotifi olma işini üstlenen devlet, bu modernizasyonu gerçekleştirmek için bir 'okuryazar' tabaka yetiştirmek zorundaydı. Toplumun bütününü 'okuryazar' hale getirmek gibi bir amaç herhalde yoktu ya da ciddi bir biçimde düşünülmemişti (çünkü toplumu bir 'köylü toplumu'ndan başka bir şeye dönüştürme çerçevesinde herhangi bir ciddi proje yoktu); 'okur-yazar'lık, alfabeyi sökmek olarak anlaşılıyordu -büyük çoğunluk için. Bunlara rağmen, bunları yerine getirmek için, bir 'okuryazar' kesim de mutlaka gerekliydi.
'Okur-yazar' deyimini kullandım.
Bunun 'alfabeyi sökme'nin ötesine geçmiş temsilcilerinin ne olması bekleniyordu? 'Entelektüel' mi? Hayır. Böyle bir şey hiçbir zaman istenmedi. Amaç, en fazla, bir 'intelligentsia' yetiştirmekti. Zaman geçtikçe, bunu oluşturacakların da teknik dallardan gelmeleri, örneğin mühendis olmaları tercih edilecekti.
Daha doğrusu, bunların tamamı 'rejimin okumuşları' olacak ve başlıca iki kategori içinde çalışarak memleketin muasır medeniyet seviyesine ulaşmasını sağlayacaktı. 'Mühendis' kategorisine değindim. 'Batılılık' temelde bir teknolojik güç demek olduğuna göre, Batı'dan Batı'nın bu 'sanatını' öğrenecek ve onu milli amaçlar için kullanmayı bilecek teknik kadrolara ihtiyaç vardı. Bunun yanı sıra, bir de ikinci kategori bulunmalıydı ki bunlar, günümüzün terminolojisinde 'toplumsal bilim' dediğimiz alana yakın bazı bilgilerle donanacak ve bunları topluma yayacaklardı. Bilgileri üretmek, devletle sıkı işbirliği içinde çalışan ve zaten icazetini devletten almış dar bir 'bilginler' kesiminin işiydi.
'Bilginler' diyorum, çünkü zihinlerinde olması beklenen 'düşünce içerikleri' falan bir yana, toplumun genel işleyişinde ve 'devlet-toplum' ilişkisinin yeniden-üretiminde bunların yeri eski 'ulema'nın yerinden o kadar da farklı değil. Sadece, 'pozitivist ulema' olmaları gerekiyordu.
Bu bilginlerden oturup çalışıp düşünce ve bilgi üretmeleri istenmiyordu. Her biri ne okumuş, neyin diplomasını almışsa, onu, antropolog antropolojiyi, psikolog psikolojiyi vb. güzelce öğrenmek durumundaydı. Ama nihai ideolojiyi onlara devlet ısmarlayacak, doğrunun çizgilerinin nereden nereye çekileceğini devlet karar verecekti. Bilginlere ancak bundan sonra iş düşüyordu: çizilen bu alanın içini kendi bilgileri çerçevesinde doldurmak.
Devlet bizim buralara denizi kurumuş Orta Asya'dan göçüp geldiğimize ve buna benzer bir şeylere karar vermişse, sözgelişi 'coğrafyacı' denizin niçin ve nasıl kuruduğunu araştıracak ve açıklayacak.
Ama böyle bir denizin sahiden varolup olmadığını zinhar araştırmayacak. Türklerin 3 bin yıldır, 4 bin yıldır, devletin gerekli gördüğü kadar 'asker-millet' olduklarına karar verilmişse, sözgelişi antropolog, bildiği, öğrendiği antropoloji çerçevesinde, İ.Ö. 3000'de 'ordu-oymak' toplumsal örgütlenme biçiminin nasıl oluştuğunu saptayacak ve açıklayacak -ama asla, 'bu Türklere özgü bir şey değil, göçebeler böyle yaşar' türünden yönlere sapmayacak.
Birçok devletin böyle 'intelligentsia'ları vardır. Birçok devletin, amacına aykırı düşse bile, aydınları da olmuştur. Gene birçok devlet, zamanla o aydınlara alışmış, hatta varoldukları için gurur duymaya da başlamıştır. Türk devleti ise dün neredeyse bugün oradadır.