Londra'dan Irak

Brüksel'deki toplantıdan sonra Londra'ya geçmiştim, hâlâ da buradayım. Neredeyse üç yıldır gelmediydim Londra'ya. Biraz eş-dost görüyorsun.</br>Her yerde olduğu gibi burada da birinci konu Irak.

Brüksel'deki toplantıdan sonra Londra'ya geçmiştim, hâlâ da buradayım. Neredeyse üç yıldır gelmediydim Londra'ya. Biraz eş-dost görüyorsun.
Her yerde olduğu gibi burada da birinci konu Irak. Savaş olacağına aşağı yukarı kesin gözüyle bakılıyor. Benim tanıdıklarımın hemen hemen hepsi savaşa karşı tavır almış durumda. Ama bazı özel nedenlerle böyle tavır almayanlar da var. Sözgelişi, Londra'da yaşayan iki Iraklı arkadaşımdan biri savaşın durdurulması mücadelesi için kolları sıvamış durumdayken, öteki, temelde, Irak'ın Saddam gibi bir adamdan kurtulmasının başka bir yolunu göremediği için, 'Olacaksa olsun. İyi bir sonuç çıkabilir' diyor. 'Özel nedenler' dediğim böyle şeyler; yoksa kimse Bush'un ve ABD'nin iyi bir şey yapmak üzere hazırlandığına ihtimal vermiyor.
1990'daki Körfez krizinde durum tam öyle değildi. O zaman, soldan olup da müdahaleye karşı çıkmamak gerektiğini söyleyenlerin sayısı daha fazlaydı. O zaman o tavrı alanların pek çoğu şimdi kendileri karşı çıkıyor. Bu değişimin nedeni, onların kendi düşüncelerini değiştirmiş olmaları değil; değişiklik, iki durumda. Birincisinde, Irak'ın uluslararası hukuku çiğnemiş olduğunun kanıtlanması falan gerekmiyordu. Durum apaçık ortadaydı. Şimdiyse, böyle bir müdahaleyi haklı kılacak bir 'suç'un işlendiğine dair bir kanıt görülmüyor. Görülmeyince de Amerikalılar pervasızca, 'olsa da, olmasa da...' tavrına giriyorlar. Oğul Bush'un ve yanındaki iş arkadaşlarının bu pervasız tavrı da şu ikinci Irak krizinde enteligensiyanın büyük kısmının müdahaleye karşı tavır almasında önemli bir rol oynuyor. Ama işin bu kısmına daha sonra gireyim, çünkü
orada söylenecek çok söz var.
Bu arada, belirli bir sol kesimin, buna benzer her durumda, 'anti' bir tavra girmesinin artık kabak tadı verdiğini düşünenler de az değil. Bu kesim, karşılaştığı somut bir durumun öğelerini analiz etmektense, Amerika'nın ne yaptığını gözlemekle yetiniyor gibi. Amerika ne diyorsa, tersini söylemek, ilerici ve devrimci ve solcu tavır oluyor. Doğrusu, Bush'un başkan olduğu bir Amerika karşısında ben de bunun pekâla geçerli bir yöntem olduğunu düşünme eğilimindeyim, ama bugünlük Bush'u bir kenara bırakalım demiştik.
Konunun konuşulmasındaki kavramsal çerçeve, burada, bizde olduğundan epey farklı. Bunda da şaşılacak bir şey yok elbette, zaten her konu öyle. Bir kere, 'okumuş yazmış' adamların konuşmasında, bizde her konuya otomatikman egemen olan 'Biz ne kazanırız? Biz ne kaybederiz?' tavrı yok.
'Uluslararası bir olayın uluslararası sonuçları' üstüne konuşuluyor. Kazanacağını, kaybedeceğini düşünmek yasak değil elbette, ama o hesap olayın niteliğini kimseye unutturmuyor.
Dolayısıyla konu üstüne bilgi de daha çok, yorum da daha çeşitli.
Bu gibi durumlarda doğal olarak 'sır' sayısı çoğalır. Önce şubat ortasında diye beklediğimiz müdahale, şimdi mart ortasına kaymış gibi görünüyor, örneğin. Niçin? Birileri diyor ki, Blair, Birleşmiş Milletler'i ikna etmek gerektiğini düşünüyormuş; bu biraz zaman alsa da, kaybedilen zamana değeceğine, Bush yönetimini ikna etmiş. Eh, akla yakın bir yorum.
Ama birileri de diyor ki, Saddam direnişe hazırlanıyormuş ve yapacağı işlerden biri petrol yataklarını ateşe vererek Irak üstünde koyu bir duman tabakası yaratmakmış.
Onun için artık klasikleşen 'havadan bombardıman'la ayna anda hızlı kara harekâtına girmek gerekiyormuş ve bunun zorunlu aracı tank ve öteki zırhlı araçlar henüz Ortadoğu'ya getirilememiş. Bu da akla yakın bir yorum. Beğendiğinizi seçin.
'Nükleer' kullanma ihtimaline kadar uzanıyor yorumlar. Haydi hayırlısı!