MacArthur ile Salan

Bir süreden beri yazmayı düşündüğüm, ama günlük olayların akışı içinde çeşitli nedenlerle ertelediğim bir konu...

Bir süreden beri yazmayı düşündüğüm, ama günlük olayların akışı içinde çeşitli nedenlerle ertelediğim bir konu... Perşembe sabahı baktım ki Hürriyet'te Hadi Uluengin yarısını yazmış ('atamayana atarlar' misali).
Uluengin, MacArthur'un hikâyesini anlatıyor: Japonya'yı dize getirmekte çok önemli rol oynayan general, daha sonra da Japonya'nın demokratikleşmesine nezaret etmişti. Ülkesinde çok seviliyordu. 1950'de Kore Savaşı patlak verince Başkan Truman onu oraya gönderdi. MacArthur, kuzeyin ilerleyişini durdurdu; sonra -uzatmayalım- Mançurya'yı bombardıman etmeye kalkıştı. Oysa Çin resmen savaşta değildi. Truman, MacArthur'a engel oldu. General burnunun dikin gitmekte ısrar edince de onu görevden aldı. Popüler general, sevgi gösterileri arasında yurda döndü. Ama Truman, senato araştırması açtırdı, bilgileri de topluma açtı. Başkanın emrine karşı geldiği anlaşılan generalin popülaritesi sönüverdi.
Üstelik bu işler Amerika'nın MacCarthy döneminde böyle olabildi. Uluengin işte bunları anlatmış.
Benim tasarladığım yazının öbür yarısı Fransa'yla ilgili. Dünya Savaşı'ndan sonra Fransa, önce Vietnam'daki kurtuluş mücadelesi karşısında sıkıştı. Zorlandı, debelendi, ama Dien Bien Phu'dan sonra bu ülkeyi terk etmek durumunda kaldı. Hemen ardından Cezayir patlak verdi. Vietnam üstüne bir ikinci sömürgeyi kaybetmeyi 'Fransa'nın şerefi'ne sürülecek leke sayan bazı subaylar, Vietnam'da başlattıkları mücadele tekniklerini Cezayir'de geliştirdiler. İşkenceden başlayarak, her türlü yasadışı uygulamaya başvurmaktan çekinmediler. Direnişi bu yöntemlerle bastırmaya çalıştılar. Ülkemizde 'Susurluk' adıyla nam kazanmış 'devlet içinde devlet' örgütlenmesinin âlâsını yaptılar. Başta General Salan, Zeller, Challe ve Jouhaud adlı generaller, 'Gizli Ordu Örgütü'nü kurdular.
1958'de General de Gaulle'ü Fransa'da iktidara getiren ve Beşinci Cumhuriyet'e yol açan darbede bunlar da vardı. Ama birbirlerinden pek hoşlandıkları söylenemezdi. Bu büyük Fransız milliyetçileri Petain'in Vichy hükümeti emrinde görevlerine devam etmekte sakınca görmemişlerdi. Salan, 1943'e kadar, Fransız Batı Afrikası'nın yöneticisiydi.
Darbeden sonra gittikçe araları açıldı. Bunun baş nedeni gene Cezayir'di. General de Gaulle, bütün milliyetçiliğine rağmen, Cezayir'in bağımsızlığını kabule hazırlanıyordu, çünkü bu mücadelenin sonuç vermeyeceğini anlıyordu. Sonuç alabilmenin tek yolu (başarılı olacağının garantisi olmamakla birlikte) Fransa'nın Salan tarzı davranışı artırarak sürdürmesiydi. Bu bir yandan Fransa'nın bütün dünya tarafından algılanışını değiştirecekti. Öbür yandan, Fransa'nın kendi içinde, demokrasi düşmanı bir gücün alabildiğine büyümesine yol açacaktı. General de Gaulle, bütün otoriter eğilimlerine rağmen, Fransız demokratik değerlerine bağlıydı.
Durumu ve gidişi kendi açısından gözlemleyen Salan, generalin, onu iktidara getiren darbe arkadaşlarını bu gibi gerekçelerle terk etmeye hazırlandığını görünce, 1961'de, yeni bir darbe girişiminde bulundu. Girişim tutmayınca kaçıp saklandı. 1962'de yakalandı. Vatana ihanet suçuyla yargılanıp (arkadaşlarıyla birlikte) müebbet hapse mahkûm edildi.
İki köklü demokrasi: Amerika ve Fransa (Fransa'da belki demokrasiden çok demokrasi mücadelesi köklü). 1950 ile 1961 arasında ikisi de askeri darbe tehlikesi atlattı (gene, Fransa'daki çok daha ciddi). İkisinde de, sivil yönetim girişimi bastırdı ve demokrasiyi sağlam temele oturttu.
Ama Fransa'da 'sivil' yönetimin başında savaş kahramanı bir general vardı. Amerika'da Truman da oraya Roosevelt'in yardımcılığından gelmiş ve savaşın son yıllarını da o yönetmişti.
Bu biraz da kaçınılmazdır. Çok zaman, askere karşı sivil demokrasiyi korumak gene bir askere, demokrasiye inanan bir askere düşer. Franco sonrasının körpe İspanyol demokrasisinde adını unuttuğm yarbay, elde tabanca, Cortes'i bastığında, karşısında bağırıp çağıran sivil elbiseli adamın (bir milletvekili) emekli bir general olduğunu öğrenmiştik. Sahiden
sivil milletvekilleri o sırada sıraların altındaydılar.
Bu yazıda sözünü ettiğimiz Amerika da, Fransa da, 'Her şeyin en doğrusunu ben bilir, ben yaparım' diyen generalleri, gerekli yere oturtmuş olmaktan pişman görünmüyorlar.