Merkez sola kayacakmış!

Bugünlerde gazetelere Cumhuriyet Halk Partisi'nin gelecekle ilgili plan ve tasarıları yansıyor.

Bugünlerde gazetelere Cumhuriyet Halk Partisi'nin gelecekle ilgili plan ve tasarıları yansıyor. Arada bir böyle yansır. Her zaman da doğrusu çok ilginç olur. Son habere göre bu 'sol' parti, 'merkez'e kaymaya karar vermiş. Çeşitli bakımlardan önemli bir karar, şüphesiz, ama özellikle bir bakımdan sevindirici olduğu söylenebilir: Kayarken patinaj yapma ihtimali 'yok' denecek kadar az. Bu kadar kısa mesafede hiçbir kaza olmaz. Bir enerji kaybı da olmaz; kalktığı gibi oturur, yolculuğunu tamamlamış olarak.
Salı (20 Mayıs) gününün Hürriyet'inde, Deniz Baykal, "Tarihi bir yanlışlığı düzeltip sosyal demokrasiyi merkez yapıyoruz" demişti. Ben de, 'zahmetsiz süreç' diye bunu anlatıyorum zaten. Deniz Baykal önderliğindeki CHP'den anlaşılan bir 'sosyal demokrasi' varsa, bunu 'merkeze getirmek o kadar zor bir şey değil.
Ama Baykal'ın projesinin bir de ikinci kısmı olduğunu görüyoruz: 'Merkezi sosyal-demokrasiye çekiyoruz' demiş. İşte bu kısım -nasıl yapılacak, onu da anlamadım ya- epey zorluk çıkarabilir. Türkiye'de çok müthiş bir sol gelenek olduğunu iddia etmek kolay değildir. Niceliği de, niteliği de, doyurucu olmaktan bir hayli uzaktır. Son 20 küsur yıldır bu oldukça mütevazı birikim de sürekli bir ağır bombardıman altında. İlkin, 12 Eylül'ün yalın şiddete dayalı saldırısı yaşandı. Bunun asıl hedefi 'aşırı' diye tanımlanan Marksist soldu, ama 12 Eylül'ün 'eşitlikçi' teröründen herkes nasibini aldı.
Sol, bu sert saldırıya gene de dayandı, denebilir. Bunu oldukça özel bir anlamda söylüyorum: Sözgelişi, bir adamı yakalayıp içeri atabilirler. Bu çerçevede, yenik düşmüştür; özgürlüğünü kaybetmiştir vb. Ama hapiste otururken de, kendi kafasının içine hâkim olma imkânına sahip kalabilir. Bu anlamda sol, 12 Eylül'ün şiddet temeline dayalı saldırısına direnebildiği kadar direndi. Ama 90'lara doğru ve 90'lar boyunca saldırının niteliğinde bir değişim oldu: 'şiddet' temelinden ideoloji düzeyine kaydı kuşatma. Bu yıllarda bir yandan PKK ile savaş, bir yandan da 'Siyasal İslam'ın yükselişi, gündemin başından eksik olmayan, belirleyici maddeler olarak, var olan ideolojileri yeniden harmanladılar. Ama bu yıllarda aynı zamanda Marksist solun dünya çapındaki büyük yenilgisi yaşanıyordu. Bu ikinci aşama, sol için, 12 Eylül şiddetinden daha yıkıcı ve öldürücü oldu.
Türkiye, tarihinin şu aşamasında hâlâ 12 Eylül'ün çizdiği 'yasal' sınırlar içinde durarak siyaset yapmak durumunda, 12 Eylül'ün bu sınırları içinde kalarak 'sosyalist' olunamaz, ayrıca, 'liberal' de olunamaz. Tarihi bir evrenin getirdiği bu tür engelleri, mücadele edilerek ortadan kaldırılması gereken engeller olarak kabul etmek, ama başka seçenek olmadığı için siyasete buradan başlamak, bir 'siyasi gerçekçilik' gereği sayılabilir. Ama Türkiye'de bugün kendini 'sol', 'sosyal demokrat' vb. sıfatlarla tanımlayan siyasi varlıklarda, söz konusu engellerle mücadele gereği konusunda olması gereken yaklaşım, irade, kararlılık vb. görünmüyor. İşte Baykal; bir şeyleri bir yerlere 'çekmek' üstüne konuşarak, 'sol politika' yapmış oluyor. İş bu raddeye varınca, benim 'siyaset sözlüğüme' göre buna 'siyasi gerçekçilik' demek mümkün olmaktan çıkıyor. Kimse gücenmesin ama bunun adı olsa olsa 'siyasi oportünizm'dir.
Solun çeşitli etkenlerin ortak baskıları sonucunda maksimum derecede minimalize edildiği bir ortamda, kimi zaman Edebali ve 'Anadolu solu' gibi retoriklerle, kimi zaman da 'merkezi sosyal demokraksiye, sosyal demokrasiyi merkeze çekiştirme' gibi gerçek bir anlamı olmayan söylemlerle, CHP, solun cenaze törenine canla başla katılıyor. Merhumun terekesinden mal kapma hırsından başka bir anlamı olamaz, bu çeşit davranışın. Kim bilir, belki de gerekli: 'Küllerinden doğma' fiilini gerçekleştirmek için iyice 'kül' olmak zorunlu olabilir. Öyleyse Baykal da faydalı bir iş yapıyor.