'Milliyetin Felsefesi'

Dün sözünü ettiğim 'Milliyetin Felsefesi' kitabını hazırlayan (ve bir kısmını kendi yazan) İzzettin Mete'nin, felsefeden başka, 'bilim'i de millileştirdiğini söylemiştim.

Dün sözünü ettiğim 'Milliyetin Felsefesi' kitabını hazırlayan (ve bir kısmını kendi yazan) İzzettin Mete'nin, felsefeden başka, 'bilim'i de millileştirdiğini söylemiştim. Felsefede kalsa, bunu belki Gökalp'in 'milletlerarası medeniyet/milli hars' ayrımı içinde tutmak mümkün olurdu. Bu kadarı, 'Türk standartları' çerçevesinde, aşırı sayılmayabilir -başka türlü düşünen pek olmadığına göre, sayılmaz zaten.
Ama 'bilim' de 'milli'dir, deyince, burada bile bu formülasyondan fazla memnun olmayanların sayısı artar.
Yazarın kendisinden alıntılar vermek, en etkili açıklama yöntemi. Şu satırlarda, milletler arasında eşitlik olamayacağına göre, kimin 'önder' olması gerektiği sorusu üstünde 'düşünüyor': "... bu asil ve mukadder macerada önderlik davasının hangi millet tarafından açılabileceğini göstermektedir.
Umumi harpten beri dünya mütefekkirlerinin, önderlik davasının ancak kendi miletleri tarafından açılabileceğine dair birçok sebepler bulmaya çalıştıklarını görmekteyiz. Fakat, tarih, önderlik vakasının ancak Türk milletinin ulusal vicdanında tecelli etmiş bulunduğunu, binaenaleyh, bu davayı sürmek hak ve selahiyetinin ancak Türk milletine verildiğini, asırlandan beri tekrar etmektedir." (Milliyetin Felsefesi, s. 8)
Bunu nereden anlıyoruz?.. diye sormak aklınıza gelebilir, ama bilimin milli olması gerektiği söylenince zaten sorunun anlamı kalmıyor. Nereden anlayacağız? Bizim için böylesi daha iyi de ondan!
İzzettin Mete'nin dünya görüşünde 'savaş' ve 'askerlik', kolaylıkla tahmin edilebileceği gibi, son derece önemli: "Yani çarpışmamış veya çarpışmak fırsatını bulamamış insan kütlelerinin iradi intikalleri, savaşmış milletlerin iradi intikallerinden çok aşağıdır." (Aynı yerde, s. 10)
Şu sözler aslında bir tekrar, ama gene de, bir zihniyeti daha iyi aydınlatmaya yarıyor. İşte 'milli görecelik' ve aynı zamanda 'milliyetçi mutlakiyet: "Binaenaleyh, acabacı bir mantık, kozmopolit bir felsefe, dönme bir edebiyat yerine hamlesi ve inancı olan felsefeyi, ilmi getirebiliriz. Mehmetçikle beraber yürüyemeyecek edebiyatı, Türk ulusal inancını izah edemeyecek felsefeyi, Türk sürat ve hamlesini anlatamayan âlimi biz de anlamayız!" (Aynı yerde, s. 10)
Burada anlatılan dünyanın korkunç bir dünya olduğu bugün belki daha kolay görülür -umarım öyledir. Ama burada söylenmek istenen şeyin özünü değişik ve daha ılımlı, daha belirsiz kelimelerle anlatacak olursanız, pek fazla yadırganmayacak bir 'düşünce' üstüne konuşuyor gibi görünürsünüz. Nitekim tam da bunu yapan ne çok insan var çervemizde.
Yabancı düşmanlığının 'düşünce hayatı'ndaki hali:
"Binaenaleyh: Türk mütefekkiri nasıl ve neyi düşüneceğini Berksöndan, Dürkhaymdan değil, kendi tarihinden soracaktır!.." (Aynı yerde, s. 11)
Kendi tarihinde Descartes falan gibi düşünürlerin kurduğu bir felsefe geleneği olup olmaması da önemli değil: "Niçin ihtimaliyet, kantom ve termodinamik nazariyelerini Türk filozoflar, Türk alimler kurmasın?.. Kepler düsturlarını bulmak, Sakaryayı yaratmaktan daha mı zordur?" (Aynı yerde, s. 11)
Düşünürümüz, Batı düşüncesine verdiği tavizlerden ötürü, Ziya Gökalp'e de kırılmıştır. Ona göre milletimiz '1919'da başlayarak, İnönüleri'nde Aristo'yu, Lozanlar'da Venizelos'u halletmiştir." (Aynı yerde, s. 12)
İkincisi, neyse de, ilk örneği anlamak güç. İnsan, Fransa'yı yenen bir ülke yurttaşının 'Balzac'ı dövdüm', Rusya'yı yenmiş birinin 'Çaykovski'yi param parça ettim!' diye sevinç çığlıkları atmasını tasavvur etmekte zorluk çekiyor.
Ama İzzettin Mete bu konularda zorluk çekmiyor: "Şimdi felsefe demek, kışla demek, felsefe demek yenmek demek, ilim demek, tepelemek demek, edebiyat demek, susturmak ve yıldırmak demektir." (Aynı yerde, s. 13)
Nasıl?
Ama bunları, eksantrik bir adamın kendi başına bağırıp çağırması gibi görmezsiniz, umarım. Ezici çoğunluğuyla bunları kabul eden ve zaten böyle düşünen bir toplumda yaşıyoruz.
İzzettin Mete durumu özetliyor:
"Bizim için, bedahet ve münakaşa edilemez olan varlık, Dekart'ın aklı, Aristo'nun mantığı değil, hadiselerin tabii bir kanun katiyetle bize telkin ettiği Türkçülüğün felsefesidir." (Aynı yerde, s. 13)
Descartes ne diyor, anlaması da zor zaten. 'En büyük felsefe, bizim felsefe' diye bağırınca bu sorun da çözülmüş olur.