Modellerimiz

Dün, 20. yüzyıl başlarında Japonya'nın milliyetçi Türk aydınına çekici bir model gibi göründüğünü söylüyordum. Bu yıllarda Japonya'nın da Osmanlı devletine -nedenini pek bilemediğim- bir yakınlık duyduğu söylenebilir.

Dün, 20. yüzyıl başlarında Japonya'nın milliyetçi Türk aydınına çekici bir model gibi göründüğünü söylüyordum. Bu yıllarda Japonya'nın da Osmanlı devletine -nedenini pek bilemediğim- bir yakınlık duyduğu söylenebilir. Mutlak izolasyondan, ancak 1850'lerde çıkan bu ülke 1880'lerin sonunda Osmanlı devletiyle ticaret anlaşması imzalamıştı. Ertuğrul firkateyninin Japonya ziyaretinden dönerken batmasının tarihi de 1887'dir. Japonlar muhtemelen Avrupa'nın kıyısında ama Avrupalı olmayan, emperyalist de
olmayan Osmanlı ile iyi ilişki kurmakta bir fayda görmüşlerdi.
Özellikle Rusya'yı yenmeyi başarması, dün de değindiğim gibi, Osmanlı'nın çöküşünü 'emperyal' hülyalardan vazgeçmeksizin izleyen Jön Türk aydınlarda büyük bir hayranlık yaratmıştı. Bu aydınlardan biri, bugün de devam eden bir 'Türk milliyetçiliği' anlayışının ilk ve önemli temsilcisi olduğu için sık sık andığım Mehmed Ali Tevfik'tir. Bu dönem Osmanlı aydınlarının Japonya hakkında bilgileri bir hayli derme çatmadır; orada gerçekte olandan çok, kendilerinin burada olmasını istedikleri şeyleri anlatırlar. Ama bu yeterince ilginçtir tabii.
Tevfik şöyle diyor: "Japonlar, Avrupa tehlikesini 1877'de hissettiler ve bir manevi vatan vücuda getirmenin lüzumunu o zaman anladılar... Bir taraftan gazeteler, diğer taraftan mekatib-i ibtidaiye muallimleri
20-30 sene kadar mütemadiyen çocuklara milli bir taassup aşıladılar."
Mehmet Ali Tevfik bu 'taassup' biçimini çok seviyor, ama yalnız o değil... Dediği işi yıllardır milletçe yapıyoruz.
Peki, nasıl yapıyorlar bunu?
"Mançuri Muharebesi'ni müteakip Japonya'da bir müddet ikamet eden bir Fransız gazetecisinin ifadesine göre Japonya'da medeni keşif ve harikaların menşei hakkında halka malumat verilmemiş... Bu bize ispat eder ki Japon mücedditleri halkta Japonya'dan başka bir millete meyl hasıl olmaması için Avrupa'nın medeniyete olan hizmetlerini gizlemişler."
Mehmed Ali Tevfik, amaç 'milli' olduktan sonra, yalanın da meşru ve hatta gerekli ve yararlı olduğunu savunuyor. Bu da aşina olmadığımız bir şey değil. Aslında, bugün yaşarken, 'Böyle insanlar nasıl mümkün oluyor?' diye hayretle izlediğimiz davranışların köklerini o dönemin davranışlarında, insanlarında bol bol gözlemleyebiliyoruz.
Tevfik şunu anlatıyor: "Muharebe başladığı zaman bir delikanlıyı askere çağırdılar. Bu genç birkaç gün önce teehhül etmişti. Zevcesini pek çok seviyordu. Bununla beraber zevc ve zevce zaaf göstermeksizin yekdiğerine tebessüm ederek ayrıldılar. Fakat zevcesini görmek arzusu delikanlıyı o kadar tazib etti ki, vazifesini, vatanını unuttu. Ertesi gece hanesine avdet etti ve zevcesini tatlı bir uykuya dalmış olduğu halde buldu. O zaman eğildi perestide zevcesini şefkatle öptü ve sonra onu öldürdü. Delikanlı bunu müteakip taburuna ulaştı, arkadaşları arasında nam kazanıp Mançuri'de telef oldu."
Evet, Mehmed Ali Tevfik, ibret ve örnek alalım diye bu hikâyeyi bize anlatıyor. 'İnsanlık' modeli bu! Japonlardan öğrenmemiz gereken de bu.
Tabii öğrendik, o zamanlardan başlayarak. Halen de buna benzer 'kahramanlık' hikâyeleriyle çocuklarımızı yetiştiriyoruz. Böyle yetiştirdiğimiz çocuklarımız büyüyor, büyük adam oluyorlar. Onlar da öğrendiklerini kendi çocuklarına öğretiyorlar. Böyle devam edip gidiyor.