'Modernleşme' projesinin sınırları

Türkiye'de modernleşme isteği, 'aşağıdan yukarıya' oluşmuş bir talep değildir. Böyle olmadığı gibi seçkinlerin tamamının, hatta çoğunluğunun gönülden desteğini kazanmış bir talep bile değildir.

Türkiye'de modernleşme isteği, 'aşağıdan yukarıya' oluşmuş bir talep değildir. Böyle olmadığı gibi seçkinlerin tamamının, hatta çoğunluğunun gönülden desteğini kazanmış bir talep bile değildir. Cumhuriyet döneminin modernleşme ve dönüşüm girişimleri bu nedenle hiçbir zaman kitlesel bir karakter göstermedi. O zamanın 'ulusalcı-sol' akımı denebilecek Kadro dergisinin adı da, dönemin intelligentsia'sının dönüşümün niteliğini nasıl gördüğünün bir kanıtıdır.
Modernizasyonu, başladığı anda, toplumun nasıl gördüğü sorusu bir yana, bir de modernistlerin kendilerinin nasıl bir süreci öngördüklerine bakmakta yarar var.
Sonunda Cumhuriyet Halk Fırkası olarak biçimlenen milliyetçi-cumhuriyetçi akım, 'sol' bir hareket değildi. Bu nedenle, herhangi bir sosyalist-komünist siyasi hareket gibi, 'taban'da örgütlenmek gibi bir kaygısı yoktu. Osmanlı'dan miras kalmış güçlü devletçi ideoloji çerçevesinde, 'siyasi kadro' olarak ortaya çıkanlar, topluma değil devlete yaslandılar. Parti il başkanının aynı zamanda ilin valisi olması gibi uygulamalar bu parti-devlet özdeşleşmesi ideolojisinin ne kadar güçlü olduğunu gösterir.
Eski Türk Ocağı'nın adını 'Halkevi'ne dönüştürmek ya da partinin adına 'Halk' demek, Cumhuriyet Halk Fırkası'nı sahiden halkla bütünleşmeye açık bir siyasi yapılanma yaratamazdı ve yaratmadı da. Bu koşullarda 'toplumsal dönüşüm' denen şey 'toplum'a yayılamadı. Toplumu 'yasa' yoluyla dönüştürme çabasına indirgendi.
Sosyalist-komünist hareketler 'taban'da örgütlenmeye önem verir dedik. Böyle bir şey Türkiye'de daha uzun zaman görülmeyecekti. Ama siyaseti 'çok-partili' olmaya zorlayan koşullar geldiğinde, muhalefet, solla hiçbir ilgisi olmadığı halde, örgütlenmesini tabana indirme ihtiyacını duydu ve bunu kendi ölçüleri içinde gerçekleştirdi. Nitekim ilk darbeyle 1960'ta geleneksel devletçi güçler yeniden iktidara el koyduğunda, yapılan değişikliklerden biri partilerin ocak-bucak örgütlerinin kapatılması ve yasaklanması olmuştur. Böylece, herhangi bir siyasi partinin CHP'den daha fazla 'tabana yakın' olması gene yasayla engellenmiştir.
12 Eylül'ün de gençlik ve kadın kollarını yasaklaması aynı mantığın ürünüdür. Çünkü bu 'bürokratik dönüşüm' çerçevesi içinde, 'siyaset', toplumdan uzak tutulması gereken, zararlı ve tehlikeli bir şeydir.
'Dönüşüm'ün kendisi de zaten çok dar bir kapsam içinde düşünülmüştür. Gene sosyalist-komünist projelere bakalım. Bunların ne kadar başarılı oldukları ayrı konu. Ama kâğıt üstünde son derece radikal toplumsal dönüşüm projeleriyle yola çıkmak durumundaydılar. Proletarya en yüksek toplumsal değerlere sahip olduğuna göre, bütün toplumun proleterleşmesi gerekiyordu. Bu, yoğun bir sanayileşme anlamına gelirdi. Böyle bir sanayileşme olacak ve tarım da kolektifleşecekse, kırların boşalıp kentlerin dolması zorunluydu vb.
Oysa Türkiye'nin 'modernleşme projesi' içinde bu tür hedefler yoktu; böyle bir konsensüs, projeyi yürüten kadroların zihninde bile tam olarak biçimlenmemişti. 40'larda köy enstitüleri projesinin uygulanması, bu tarihte bile, temelde köye ve tarıma dayalı bir toplum 'vizyon'unun geçerli olduğunu gösteriyor. Sosyalist olmamaya kararlı, ama kapitalist olma kararını da vermemiş bir toplumda, 'modernleşme' projesinin kapsamı ne olabilir?