Monizm

Bazı ülkelerin tarihleri, orada yaşayan insanların hayata daha 'çoğulcu' denebilecek bir gözle bakmalarına imkân vermiştir. Bunlar, doğal olarak, görece erken bir zamanda 'demokratik' bir yapı oluşturmayı başarmış ülkelerdir.

Bazı ülkelerin tarihleri, orada yaşayan insanların hayata daha 'çoğulcu' denebilecek bir gözle bakmalarına imkân vermiştir. Bunlar, doğal olarak, görece erken bir zamanda 'demokratik' bir yapı oluşturmayı başarmış ülkelerdir. Sözgelişi Amerika'yı alalım. Amerikalılar, İngiltere'ye bağımlı olmayı reddedip bu uğurda bir de savaş kazandıktan sonra, 'biz bize' denecek şekilde kaldılar. Çeşit çeşit düşünceleri olan insanlar. İçlerinde, 'Kendimize bir kral seçelim' diyenleri bile var. Ama hepsi Amerikalı... Bir arada yaşamanın ve düşüncelerini uzlaştırmanın bir yolunu bulacaklar.
Bu kolay olmadı tabii. Son derece kanlı bir İç Savaş bile yaşandı. Kuzeyle güney, federalistle konfederalist, tarımla sanayi, köleyle demokrasi derken, ortalık duruldu, sistem oturdu. İlk dönemin Demokratik-Cumhuriyetçi Partisi'nden sonunda bugünkü, ağırlıkla iki partili düzene gelindi. Burada önemli nokta, her iki çizginin de 'ABD' denilen ürünü eşit derecede biçimlendirmiş olmasıdır. Thomas Jefferson ile Abraham Lincoln aynı çizginin adamları değildir, ama bugün bir Amerikalı ikisinden de vazgeçemez. Vazgeçmeye kalkarsa, benliğinin bir kısmını kesip atması gerekir. Lincoln ile Jefferson bir yana, bugün güneyde yaşayan bir Amerikalı hâlâ general Lee'nin vb. hayranı olarak da duygularını açıklar-kuzeylinin Sheridan'ı, Grant'ı bağrına basması gibi.
İngiltere de genel olarak baktığımızda, böyle evrilmiştir. Yedinci, Sekizinci Henry'leri herkes sever. Mary bir felaket olmuştur ama Elizabeth hâlâ İngilizlerin canı ciğeridir. Derken onların İç Savaşı başlar. Oliver Cromwell de böylece 'milli kahramanlar' galerisindeki yerini alır. Sonra iş partilerin üstüne binince, bu çoğulluk gene devam eder: Disraeli ile Gladstone, herhalde hayatları boyunca birbirlerine diş bilediler. Ama bugün Britanya'da biri bu iki adamın herhangi birinin Britanya tarihinde yeri olmadığını, lanetle anılması gerektiğini söyleyebilir mi?
Çatışmalarını çok daha sert yaşayan Fransa'da bile buna benzer bir durum vardır: canı gönülden Cumhuriyetçi de olsanız, XIV. Louis'den kolay kolay vazgeçemezsiniz. Katı monarşist olarak kalabilmiş o az sayıda eksantrik arasında iseniz de Fransa'ya şan katmış çeşitli Cumhuriyetçilere saygı duyarsınız. Aslında 1789'un 200. anma törenleri sırasında 'kralı öldürmek gerekmiyordu' tartışması ciddileşmişti ve şimdi çok kişi böyle düşünüyor.
Vichy'nin başına geçmeyi kabul eden Petain için bile olumlu birkaç söz söylenebiliyor.
Ama bazı toplumların tarihi, bu çoğulcu bakışa çok da yatkın değil. Başta, bizimle benzerliklerini vurgulayıp durduğum Almanya, gene Elias'ın dikkat çektiği gibi, Almanya'da tarih yalnız bir kanaldan akıyor; o kanalı açan da devlet! Büyük Friedrich, bu devleti (Prusya) güçlendirdiği için büyük. Bismarck, Prusya'dan başlayıp Alman devletini kurduğu için büyük. Bunların muhalefeti var mı? Yok!
Bizim de tarihimiz ve o tarihle biçimlenmiş ideolojimiz özünde monist'tir. Onun için soldan sağa herkes bir tür 'tek yol' iddiasıyla ortaya çıkar ('Tek yol devrim' sloganıyla 'Doğru Yol Partisi'nin ortak paydası burada).
Almanya'da gerçekten çok farklı çizgiler yoktu; daha doğrusu, 'muhalif' denebilecek çok belirgin bir çizgi oluşmamıştı. Burada böyle bir durum oldu. Ama iki siyasi çizgi ile yaşamanın sonuçlarını hâlâ sindiremedik.
Tarihimiz çoğulcu olmayı mümkün kılan bir karmaşadan yoksun değil, ama ideolojimiz hâlâ kesinlikle 'tekçi' (monist) olduğu için 'çoğulcu' olamıyoruz, ancak 'çok-kutuplu' olabiliyoruz.
Dolayısıyla Abdülhamid ya 'Ulu Hakan' ya da 'Kızıl Sultan'. Tabii onun biri veya öbürü olarak kabul edilmesine göre, tarihin öteki aktörlerinin de yeri ve değeri belirleniyor.