'Müthiş dizi' başladı

Hürriyet önce birkaç gün 'geliyor' diye duyurdu: Alparslan Türkeş'in yakını olduğu anlaşılan Rıza Müftüoğlu adında biri açıklıyor...

Hürriyet önce birkaç gün 'geliyor' diye duyurdu: Alparslan Türkeş'in yakını olduğu anlaşılan Rıza Müftüoğlu adında biri açıklıyor: Türkeş birini öldürmek üzere birilerini görevlendirmiş! Derken bir başka ünlü biri çıkmış konuşmuş! Onun üstüne bu öldürme planından vazgeçilmiş!
İlk ağızda, çok kendimi vermeden bu 'anons'ları okuyunca, söz konusu Müftüoğlu'nun vaktiyle Türkeşçi iken sonra bundan vazgeçmiş biri olduğunu sandım. Çünkü böyle olmasa adam öldürme planı yaptığını ifşa etmez, diye bir saf düşünceyle.
Derken, vaat edilen 'müthiş dizi', çarşamba günü başladı ve iş anlaşıldı. Öldürülmesi planlanan kişi Öcalan'mış; konuşup da bu 'hayırlı' tasarıyı akim bırakan Çiller'miş, falan filan.
Adam herhalde kendisi yakıştırmış kendine, 'Türkeş'in karakutusu' sıfatını; 'vazgeçmiş' filan değil, devam eden bir hayranlıkla anlatıyor. Anlatımdan, bu insanların dünyasının ne gibi değerlere dayandığını da görüyorsunuz: "Ülkücü genç huzurdaydı. Başbuğ'un karşısında esas duruşta bekliyordu." (İtalikleri benden) Başbuğ'un kendisine gelince: "Suratı çok gergindi. Konuşması, her zamankinden çok daha sertti. Düşünceliydi; herhalde yeni bir karar arifesindeydi."
Bu aynı insanların ne korkunç işler yaptığını bilmeseniz, askercilik oynayan bu koca koca adamların hali, mizahi bile gelebilir. Ama gene mizaha vakit kalmadan konu gelişiyor: "Evladım... Senden Apo'nun kellesini istiyorum!"
Bu satırlarda dikkat çeken şey ve herhalde dikkat çekmesi istenen şey, 'Apo'yu öldürmek' gibi bir kavramın çarpıcılığı ve şaşırtıcılığının yanı sıra, genel olarak bu işlerin, bu insanlar için olağanlığının da gösterilmesi.
'Esas duruşta' talimatını alan militan, 'Emredersiniz Başbuğum' diye cevap veriyor: "... bu arada omuzlarına yüklenen çok önemli ve zorlu görevi kısa zamanda, yüzakı ile yerine getirmek için yeni bir maratonun emrini almış oluyordu.
'Maraton' diyoruz, çünkü V.K. o tarihe kadar 'ülkü' için başka 'maratonlar'
da koşmuş ve hepsinde ipi göğüslemişti. Ancak bu, gerçekten 'zorlu' bir maraton olacaktı."
Bu öteki 'maraton'ların mahiyetini kolayca tahmin edebiliyoruz, çünkü zaten bu satırları yazan da tahmin etmemizi istiyor.
Kaldı ki, 'tahmin etme' gibi bir fiili gülünçleştirecek kadar biliyoruz zaten bunun böyle olduğunu. Gene de, bu üslupla, bu tarzda bir açıklama insana şaşırtıcı geliyor. O aynı 'düşünceli' suratlar ve 'sert' seslerle daha yığınla insanın ölüm emrinin verilmiş olması bilgisi, yeni bir bilgi değil artık. Ama bunların birikmiş faizini talep eden birinin ortaya çıkıp bu övüngenlik tonuyla bunları anlatması hâlâ şaşırtıcı olabiliyor.
Bu ülkede, bu ortamda, gene de başka değerlerle yaşayabilenler için 'şaşırtıcı' herhalde.
'Vatan haini' kabul edilen birini bizzat öldürtmek üzere harekete geçen ve plan kuran bir 'parti başkanı'nı ben yadırgıyorum. Acaba benden başka da kaldı mı, böyle şeyleri yadırgayanlar?
Çünkü hâlâ bu dünyada 'hukuk' diye bir şey olduğuna veya olması gerektiğine inanıyorum. 'Hukuk varsa onun gereğini yerine getirecek insanlar olduğuna veya olması gerektiğine inanıyorum.
'Ben vatanperverim' diye aklına esenin kendi idam mangalarını kurup, kendi adaletini sağlamaya kalkışmasının, korkunçluk filan bir yana ve oralara gelmeden önce, düpedüz ve basit bir şekilde, 'suç' olduğuna inanıyorum.
Nesnel ve tanımlı bir şey olan 'suç'un, 'Ben bunu milletim için yaptım' gibi gerekçelerle savunulamayacağına, biri bunu böyle savunmaya kalksa, yetkililerle birlikte toplumun da, 'Böyle bir savunma olamaz, kabul edilemez' diyeceğine ya da demesi gerektiğine inanıyorum.
Oysa öteki parti başkanı, bunlar bunu yapar da prestiji onlara kalır diye ortalara atılıp 'Vallahi billahi ben öldüreceğim' diye feryat ediyor.
Ve bütün bunlara, bunca kanıksamama rağmen, bu yaşta, hâlâ şaşırabiliyorum. Belki de buna sevinmeliyim.