Nürnberg ve uluslararası hukuk

Dünyada hukukun uluslararası bir karakter taşımasının zorunlu olduğu yolunda bir anlayış, İkinci Dünya Savaşı yıllarında filizlenmeye başladı...

Dünyada hukukun uluslararası bir karakter taşımasının zorunlu olduğu yolunda bir anlayış, İkinci Dünya Savaşı yıllarında filizlenmeye başladı ve savaşın bitiminde dünyanın gündemine geldi. Burada, sanıyorum, iki yöneliş ya da olgu, özellikle etkili olmuştur. Birincisi, daha kısa vadeli etken olarak niteleyebileceğimiz, savaşın kendisi ve Almanya'nın bu savaş boyunca gösterdiği davranıştır. Nürnberg Yargılaması gibi, daha önceki tarihte bir benzeri olmayan bir olay, doğrudan doğruya, bir olağandışı davranışın yarattığı dehşete karşı dünyanın tepkisidir.
Ama bir de daha derinden giden, uzun vadeli etkeni hesaba katmamız gerekiyor: Hukukun evrenselleşmesine ya da uluslararası karakter yüklenmesine bir olabilirlik (feasibility) imkânı ve zemini hazırlayan maddi süreç, yani daha geniş anlamıyla küreselleşmenin yüzyıl ortasında vardığı aşama; tek bir dünyada yaşıyor olma bilincinin uyanması ve yaygınlaşması.
Bu süreç, çok daha ileri noktalara varmış olarak bugün de dünyayı biçimlendirmeye devam ediyor. Bir yandan bu yeni ekonominin gerekleri, bir yandan politikanın gerekleri, küresel dünyada küresel bir hukukun oluşmasını zorluyor. İşte Nürnberg'i bu sürecin başlangıç noktası olarak ele alabiliriz.
İnsanlar en başından beri savaştılar ve savaşın ve ateşkesin, yengi ve yenilginin, büyük ölçüde yazısız hukukunu, teamüllerini oluşturdular. Küreselleşme sürecinin erken sinyallerinden biri, bu önemli insan etkinliğinin, savaşın da küreselleşmesi oldu. Böylece Yirminci Yüzyıl'da, iki dünya savaşı yaşandı.
Birinciyi sonuçlarına bağlayan anlaşmalar, Versailles, Trianon vb., öteden beri bilinen teamüllere, yenenlerin yenilenlere uyguladığı koşullara fazla bir şey katmadı. Bunlar, başta toprak uyuşmazlıklarının yenilenler aleyhine çözümü ve dolayısıyla sınırların yeniden çizilmesi, tazminatı alınması, silahlanmanın yasaklanması gibi koşullardı.
Bunlara rağmen dünya savaşının ikincisi yaşanınca, bu sefer, bu gibi gelenekler de değişti. Nürnberg'in Versailles'la hiçbir ilgisi yoktur. Ateşkes koşulları başka yerde konuşuldu, karara bağlandı. Nürnberg'de ise savaş suçları yargılandı.
İşin uluslararası boyutu vardı: Üçüncü Reich'ın yöneticileri, 'uluslararası
anlaşmaları ihlal eden saldırı savaşı planlamak' gibi, veya 'bu tür suçları işlemek üzere ortak bir anlaşma içine girmek' gibi, daha önce olmayan suçlardan yargılandılar.
Ama şüphesiz asıl önemli, can alıcı konu milyonlarca insanın bilinçli ve planlı bir şekilde imha edilmesiydi. Bütün dünyayı asıl büyük dehşete salan olay buydu. Savaş sırasında, böyle işler olduğuna dair edinilen izlenimler, savaş sonrasında ortaya çıkan gerçekliğin boyutları karşısında cüceleşmiş, hayret ve dehşet birbirine karışmıştı.
Böylece bir ulusun yöneticileri, kendi uluslarının yurttaşlarına ve işgal ettikleri ülkelerin halkına (bu halklar arasında özellikle seçilmiş etnik veya ideolojik gruplara) karşı işledikleri cinayetlerden ötürü, uluslararası bir mahkeme tarafından yargılandılar.
Hukukun evrenselleşmesi sürecinde, İkinci Dünya Savaşı'nda olanlar, şu basit soruyu sormuş oldu: "Bir ulusun devleti, kendi halkına karşı kötü davranmaya karar verirse, başkalarının buna müdahale etme hakkı doğar mı?" Nazi rejimi, evet, bu uluslararası hakkın doğacağını göstermiş oldu.
Ama bunun dayanağı ne olacaktı? Bu yılların etkili hukukçusu Hans Kelsen, tek tek devletlerin kendi ülke sınırları içinde insan haklarını çignemesine, ancak ve ancak, o devletlerin üstünde yer alan evrensel bir hukukun engel olabileceğini söyledi.
Basit bir soruya basit bir cevap.
Soru da, cevap da, basit olmasına basit ama, koca bir dünya tarihi de bunların çevresinde dönüp duruyor: İşin orası hiç basit değil.