Olağanlıklarımız

Britanya'da yerleşmiş Pakistanlılar 'çalışkan'lıklarıyla tanınırlar. Yönelimleri esnaflığa doğrudur. Genellikle 'küçük dükkân' işletirler. Bütün hayatlarını para kazanmaya adadıkları izlenimi yaratırlar.

Britanya'da yerleşmiş Pakistanlılar 'çalışkan'lıklarıyla tanınırlar. Yönelimleri esnaflığa doğrudur. Genellikle 'küçük dükkân' işletirler. Bütün hayatlarını para kazanmaya adadıkları izlenimi yaratırlar. Çünkü aynı işi yapan bir Britanyalının dükkânını kapatıp kendi hayatını yaşamaya gittiği bir zamanda, sanırım özellikle de o zamanda, hafta sonunda, akşamın geç saatinde vb. Pakistanlı bakkal ya da her neyse dükkân sahibi, işinin başındadır. Böylece, bu ekstra saatlerin müşterisini kapar, ama aynı zamanda onu normal saatlerde de başkasının değil, kendi müşterisi olmaya alıştırır.
Pakistanlı aile, böyle bir dükkân varsa, hep birden orada çalışır. Dolayısıyla çalıştırılan adama ücret verme durumu yoktur, aileden para çıkmaz. Bütün efradıyla tarlada çalışan pre-kapitalist köylü aile
gibi, ileri kapitalist Britanya ekonomisi içinde, Pakistanlı aile pre-kapitalist olmasını kâr getiren bir avantaja dönüştürür. Böyle böyle, mutlak tasarrufla (burada Müslümanlığın tüketimi dizginleyen ahlakı da ona yardımcı olur) gelir düzeyi çerçevesinde, orta sınıf standartlarına yükselir.
İdeal bir hayat tarzı mı bu? Kimbilir, birilerine böyle gelebilir, çok yaygın olduğuna göre en azından kendilerine böyle geliyordur. Bana ve çoğumuza göre, 'ideal' olmayacağı gibi, hem günlük pratiği, hem de uzun-vadeli hedefi bakımından, sevimsiz ve niteliksiz bir yaşama biçimi. Ama oralardan kalkıp buralara gelmiş adamın formasyonu bu, 'hayat' denen şeyden beklentisi bu, kendine kurabileceği 'rüya' bu.
Dün de değindiğim gibi, İngiltere'nin ve olduğu kadar İskoçya'nın işçi kökenli, ama uzun boylu iş imkânı olmayan, 'I ain't got no future' görüşüyle yaşayan yoksul yerlisi, mahallenin bu 'yükselen' Pakistanlı bakkalından nefret eder. 'Yoksul beyaz ırkçılığı'nın seçici bir örneğidir bu.
Çünkü aynı çocuk, öteki mahallede oturan Karaib göçmeni siyahlara aynı gözle bakmamaktadır, onlar tam simsiyah olduğu halde. Çünkü onlarla aynı şarkıları dinliyor, aynı dansları yapıyordur ve iş serseriliğe geldiğinde, o siyah delikanlıyla pek aşık atamaz. Bu nedenle ona saygı duyar, ama
o pis bakkalın sümsük oğlundan nefret eder.
Bunu her fırsatta açığa vurur, ağzıyla da, yumrukları ve tekmeleriyle de.
Peki, yukarıda anlattığım şekilde, zaten alabildiğine içine kapanık bir biçimde yaşayan Pakistanlı, icabında resmen yurttaşı da olduğu bu Birleşik Krallık hakkında ne düşünsün, ne hissetsin? O içine kapanık, ama öyle olmasa, açılmaya kalksa ne olacak? Dini filan da bir yana bıraktı, akşam mahallenin 'pub'ına gitti (o akşamlık dükkânı oğlana bırakarak); ona kucak açacak mı 'pub'ın yerli müdavimleri? 'Vay, hoş geldin!' mi diyecekler, yoksa şöyle pis pis süzüp sırtlarını çevirip kendi şamatalı muhabbetlerine devam mı edecekler?
O Pakistanlıya ya da onun çocuğuna, 'Ben buralıyım, bunlar da benim yurttaş kardeşlerim' dedirtecek ne oluyordur Leeds'de, Birmingham'da, Liverpool'da, Manchester'da?
Sonuçta o haklı, öteki de. Sorun bu. Hayatımız anlattığım bu olağanlıklardan oluşuyor. Ama bu olağanlıklar içinde sevgi, anlayış, dostluk, empati vb. yok. Onlar 'olağan' değil çünkü, onlar sistemde yer almıyor. Onlar, üstelik, gerçekçi de değil.
Ve 'terör' diye genellediğimiz eyleme yol açan manevi yapılanmalar, ruh halleri, dün de söylediğim gibi, uzak gezegenlerden şırıngalanmıyor buraya; bu olağanlıklardan türüyor. Onun için bu olağanlıklarımızın aslında ne kadar olağandışı olduğunu görmemekte ısrar ettikçe biz, duyguları ve özlemleriyle insanı hesaba katmamakta direndikçe, nefret, bugün İslam yarın başka kalıp, kendini dışa vuracak kalıpları bulacaktır.